22 Ocak 2010 Cuma

demir demirkan'ı nasıl bilirsiniz?

Seveni vardır, sevmeyeni vardır, ben Demir Demirkan'ı 8-10 senedir tırt bir rakçı olarak bilirim. Daha da bu kanaatimi değiştirecek bir iş yapmış değil. Bilakis, ara ara şüpheye düşsem de takip ettiğim, kulağıma çalındığı kadarıyla işleri fikrimi günden güne sabit kılıyor. Korkarım bir süre sonra fikrim de değişebilirliğini yitirecek. Bu yüzden Demir Demirkan akıllı olsun!

Sertab bacımızın tivitisi sağolsun, duyduk ki DemirCan'la yöre yöre, türkü türkü türkülerimiz şekli bir çalışmaya imza atmışlar. Anlayabileceğiniz üzere türkülerin kah rock yorumları, kah operatikimsi tınıları ile dopdolu bir şeyler olacak (olmuş hatta, oldu da bitti). Hatta albüm çıktı, turneler yapıldı, konserler verildi, icabında New York'a kadar gidildi ki türkülerimiz, değerlerimizi bir New Yorklu, bir New Yorker da anlayabilsin; alabildiğine geniş, olabildiğine füzyon gönlünde anadoluya da bir yer açsın. Bakarsın önümüzdeki senenin hipster modası türkiş türkü dinleyip Çorum halk oyunları ekibi gibi giyinmek olur da DemirCan'ın ameriga görmüşlüğüyle Sertab bacımızın reklamcı abisinin trendsetter duruşu dünya kültürüne bir katkıda bulunur. Bakarsın DemirCan rakçı olamadığını idrak eder de türkü bar konseptine yeni bir soluk getirir.

SertabErener'in örövizyon başarısıyla üstlendiği Türkiye'yi tanıtım misyonu üstüne yapıştığından, kafa kafaya verip böyle bir şey düşünmüşler sanıyorum. Her boka proje demek çok moda olduğundan ve SertabErener ile DemirCan beyin de çok şükür bir eksikleri olmadığından yaptıkları şeyin adı tabii ki proje, ben de öyle diyeyim de ayıp olmasın.

Esas ben bu kadar lafı niye döktüm durup dururken, şu video içindi hepsi.





Yanlış bilmiyorsam bu türkü mürkü turnesinden bir konser olsa gerek, çünkü iki canciş iki sevdicek bir arada konser veriyor, füzyon ediyor sahnede. Daha başka bir beraber projeleri vardır da haberim yoktur belki, bilemedim. Neyse, şu video üzerinden az dedikodu yapayım, şunu arkadaşla çekiştirme zevkinden mahrum kaldım bari uluorta çekiştireyim de yüreğim soğusun.

Şarkı da Aşk, hani SertabErener'in debut albüm gibi adını SertabErener koyduğu, kapağında at nalı kadar sureti olan sarı kırmızı albüm. Hani SertabErener'in içinde Gece Kraliçesi adlı bir adet operadanBirKuple söylediği, hızını alamayıp bir de Makber söylediği, üstüne muhtelif şarkılarda gırtlağıyla cümle alemi dövdüğü albüm. Bütün bunları nerden mi biliyorum? Çünkü Patty teyzem bir çek aldı.

İşte Aşk da o şarkılardan biri, tövbe estafu şarkının o gırtlak şov bölümünde havalanmak üzere hızlanan bir uçaktaymış gibi hissediyorum, videoda da SertabErener sanki bunu biliyormuş da sesine o hızlanan motorların, coşan klimaların havasını vermiş sanki. Dinleyen kendini havalanmakta olan bir uçakta hissetsin diye belki de. Sanat da böyle bir şey işte, kimin üzerinde nasıl bir etki bırakacağını bilemezsin, bıraktığın etkiyi beğenmezsen "mamulümü kötü kullanıyorlar" diye kimseyi dövemezsin. Anca dizini döversin.

Daha Demir Demirkan'ın kel kafasına, Adanalı tipine, kolpa rakçı triplerine giydirecektim dur.

SertabErener şarkıda cümle alemi gırtlağıyla sopaladığı bölümün kontrast dozunu az bulmuş olacak ki şarkının sessiz bölümünü feci akustik, mihteşem bölümünü ise çokpis rakçı yapmış. Eh evde hazır rak gitarcısı besliyoruz dimi, Demir'in sanatı bu şarkıya hayat vermesin de ne yapsın... Yetti mi? Yetmedi, arkada daha koca bir orkestra var. SertabErener'in muhteşem gırtlak şovu, Demir Demirkan'ın acayip rakçı gitarı ve orkestranın tüm sazları şarkıya beraber girince ancak oluyor. Öyle bir şey, koskoca Aşk. Ortalarda bi yerde her rak olayının olmazsa olmazı bir solo bölümü var. Her kimin elinde elektrink gitar varsa o solo atacak daha. Bilmem doğaçlama, bilmem yazılmış, o solo atılacak. Elektro gitarlı çokFenaSertRak müzikte 80ler kafasını aşamadığı için atamadığı sololardan kurtulamıyor Demir Demirkan, bu sefer atmasam diyemiyor. Ben burda seyrederken yerin dibine giriyorum ama o sevdiceğinin yamacında büküle büküle solo atamamaktan gocunmuyor. Ben ne nota diziliminin orijinalliğini, ne de Demir Demirkan'ın gitar tekniğinin yeterli olup olmadığını bilirim. Ben kulağıma geldiği kadarını, tüketici seviyesinde müzik kültürümle tarif ederim, onu da şeyedeyim. Zaten kulağa güzel gelmedikten sonra isterse dünyanın en über solosu olsun, bana ne?

Gitmeden bir şey daha yazacağım, şarkıyı söylerken Sertabım garibim dönüp dönüp bakıyor adama, gözlerinde bir şey görecek filan işte seyirci coşacak belki bu elektriği iliklerine kadar hissedip; ama adam heyecanından mıdır nedir, içine tomruk kaçmış gibi ne dönüp bakıyor ne bir karşılık veriyor? Elinden geldiğince işte ara sıra, ama öyle muhteşem bir sinerji, bir enerji göremedim aralarında. Daha ziyada iyi hazırlanılmamış bir müsamere gibi, üstüne üstlük Demir Demirkan'ın Taksim rakçısı relax kılığı ile SertabErener'in hanım kız elbisesiyle gelin topuzu müthiş bir tezat oluşturmuş. Ama esas iş müzik olduğundan artık enerjisine elektriğine bakmayacağız. Hele bir de SertabErener ağzına ağzına düşüp azından öptü ya DemirCan'ı, daha ne sinerjisi istiyorsun ahlaksız.

Tekrar bir dönüp okudum da, SertabErener'e çeşitli mecralarda "ah be sertab, eh be sertab" diye seslenen samimi bir fan grubu var ve sandığımdan kalabalıklar. Bütün bunları nerden mi biliyorum? Çünkü Twitter'ını takip ediyorum. Bir dönem FriendFeed'den bile bakıyordum. Yazlıkta, stüdyoda, bilgisayar başında webcamle çekilmiş fotolarını koyuyordu boy boy. Bu, Türk ünlüsünde alışık olduğumuz cinsten bir samimiyet olmadığından hayran kitlesini en az ikiye katlamıştır diye tahmin ediyorum. Ve şu an bu hayran kitlesini bir anda karşımda bulursam ne yaparım bilemiyorum. Allahtan internet "yüzü olmayan insanların hedefe serbest atış yapabildiği" bir mecra da, rahat ediyoruz. "Sıkıyosa gel burda söyle", sıkar gerçekten. Ki bir dönem SertabErener sevmişliğim, albümlerini alıp dinlemişliğim bile var, bak buna rağmen kitlesinden korktum.

Böyle deli kitlesi olan bir de Şebnem Ferah var bak, bütün konserlerini en önde seyreden, sanki doğuda beraber bot bağlamışlar gibi kensinden Şebo diye bahseden sımsıcak bir kardeşlik. Bir ara cesaretimi toplayabilirsem onun hakkında da yazacağım. Ondan da sağ çıkarsam beni artık kimse tutamaz, Teoman'ı bile döverim.

9 Ocak 2010 Cumartesi

sivilce ve dermalogica macerası

Hatırlamadığım kadar zamandır sivilceliyim.

O zaman çok uzun olduğundan değil, gerçekten de hayatımın hangi zamanları sivilceliydi hatırlamıyorum. Ortaokulda biraz vardı alnımda ama öyle depresyona sürükleyecek kadar değildi. Lisede var mıydı asla hatırlamıyorum, fotoğraflarda görünmüyor ama fotoğraflar fotoğraf değil ki. Bildiğin o 36lık film takılan şaka şuka foto çeken makinalardan, 9x13 kağıda basılmış, ya bulanık ya uzaktan çekilmiş, yakın olanlarda da bir şey görünmüyor. Dijital makina filan yok tabii, ben liseyi sanayi devriminden bile önce okudum çünkü.

Harbiden lisede sivilcem yok muydu, yoksa neden bi anda yokolup sonra yine çıktı, varsa niye skimde değildi hatırlamıyorum. Üniversitede de vardı sanırım ama aynı şekilde hatırlamıyorum. Zira öyle keko kezban takılıyodum ki suratımda sivilce varmış dişimde tel varmış diye dert etmiyodum bile.

Sivilceli olmanın en boktan tarafı da, görünür bir dert olmasıdır. Yani adam suratına bakıp "yeaa onlara şeyapsana, bi arkadaş şey kullanmıştı" diye başladı mı işin var. Şişmanlık da öyle ilk bakışta görünen bir dert ama ben hiç şişman bi insanın karşısında "ya kiraz sapını kaynatıp kulağına damlattın mı mis gibi oluyormuş" diyeni görmedim. Nedir yani şişmanlık kutsal bir dert mi, şişmanlar dokunulmaz mı? Niye herkes sivilce hakkında bişey söylemek zorunda ulan, sırf bunun yüzünden bu olayı kendime dert edindim. Ne güzel yaşayıp gidiyordum halbuki.

Bi de önden yazayım, bu yazının sonu "...sonunda cillop gibi bi surete kavuştum, thanx to xx ürün/yy doktor/zz agresif yöntem" diye bitmeyecek onu baştan söyleyeyim. Sivilceye çare arayanları sağdaki sapaktan devam etsin, öte yandan sivilceye nelerin çare olmadığını bilmek de işlerine yarar diye düşünüyorum. Okuyun bence lan, yazık bak o kadar yazıyorum.

Şimdi ortaokul zamanlarından başlayayım. Şaka be şaka, ne kullandım naptım hepsini hatırlamıyorum zaten ama medikal ve dermo közmetik denen sülaleden, bilindik bilinmedik bi sürü ıvır zıvır kullandım. Bir miktar da doktor yüzü gördüm. Tahmin edileceği üzere derman bulamadım. Bir de benim sivilcelerin şöyle bir özelliği var, hani regl sivilcesi olur irili ufaklı coşar, hep öyleler. Yani öyle Roaccutane gençliği gibi yanaklarda iki patates tarlası şeklinde değil de alında çıkmış dönemsel kılıklı şeyler. Yalnız benimkinin bi farkı var tabii, yıllardır biri biterken öbürü de başlar vermesin allah. Bu yüzden Roaccutane gibi agresif tedavilerle ciğerimi dalağımı s.ktirtmedim. Bu işi kansız bitirmeye kararlıydım.

Bütün bunları yazmak aklıma nerden geldi aslında, en son Dermalogica'nın Clearing Skin Wash diye bir temizleyicisini denedim, oradan.

Fotoyu da iyi ki koymuşum belki bilemeyen olur

Son zamanlarda suratımı epeyce düzene sokup artık izlere peeling'e girişmiş, reklam kızları gibi erkek arkadaşım tarafından da takdir edilmeye başlamıştım. İlişkimize heyecan gelmişti. Ta ki alnımda 3 adet raptiye büyüklüğünde sivilce ardı ardına patlayıncaya kadar... Bu Dermalogica'nın MediBac sülalesi var akne için, dedim hazır sivilceliyken deneyeyim bakalım neler olacak.

Clearing Skin Wash, allah için çogzel bir temizleyici. Yağ bezleri durmaksızın çalışan bir ergeni ancak o durdurabilir hatta o derece. Bir de mentollü gibi ferah bir kokusu var ama içinde mentol yok, hede özü, bıdı suyu gibi bişeyler var. İyi şeylerdir zaar dedim hoşuma da gitti böyle saf saf sevindim ama aga, benim ergenliğim geçeli çok oldu. Benim suratımdan harıl harıl yağ salgılanmıyor ki... Kış günü herif benim cildimi çatır çatır kuruttu, bıraksam ağzımın etrafında kuruyup pul pul olan derilerden top sakal olur. Bunu da sanırım Dermalogica'nın bir diğer temizleyicisi Special Cleansing Gel ve Active Moist ve o salak toniğe borçluyum. Çünkü bundan da bir süre önce bu dermalogicadan bana bi derman çıkar mı ki diye gidip sitroberinetten normal/oily skin kit'i almıştım. Bıkmadan usanmadan, sebatla kullandım bunları ve karşılığında beyaz bir top sakalım oldu. Hatır hutur onunla uğraştığım için bi de kızardı sonra. Gittim Dermalogica satan bir yere, benim cildim na böyle, bunu bunu kullandım netice bu deyip bana bir şey tavsiye edip edemeyeceklerini sordum. Cilt bakımı hakkında muhtemelen benim kadar bile bilgisi olmayan, beyaz önlüklü bi hanımabla baktııı baktııı ve kullandıklarımın cildime uygun olduğunu, istersem nemlendirici serum verebileceğini söyledi. Ben de almadım. Biliyorum o serumdan ne çıkacağını, sokacaklar bana 100-150 liraya çük kadar bi serum, kullandım faydasını görmedim diye artık ondan sonra kime şikayet edersen et.

Ben de gittim L'oreal dermo expertise mi bişey böyle anaaam el kremi gibi kıvvvamlı bi nemlendirici aldım, hem de 20 lira mı ne. Gece gündüz sürünüyorum da sürünüyorum. Top sakalım çıkmıyor artık ama hababam sürünüp duruyorum. Çok da memnunum, kış günü için şahane bişey bence. Bir de Clinique DDML vardı, şu sarı nemlendirici, o mesela feci yağlandırıyor. Yıllar önce bi minik boy aldıydım, sonra da atmışım bi kenara ama haketmiş. Benim L'oreal bundan iyi.

Netice olarak Clearing Skin Wash bi işime yaramadı. Kokusu süper. Bi gıdımcık alınınca köpür köpür köpürüyor, suratımızı da çatır çatır kurutuyor. Special Cleansing Gel ve Multi Active Toner ve Active Moist i daha az sert hava koşullarında tekrar denemek üzere bir kenara koyuyorum ve yazıyı da burada bitireyim. Bir dahaki sefere de buna alternatif ürettiğim yöntemi yazayım istek olursa.

Anam anam daha Avatar'ı da yazcam ha.

6 Ocak 2010 Çarşamba

walking in my shoes

Bu şarkıyı da bilmemnereden çıkmış "Tour of the Universe 2009 Live in Paris" adlı Depeche Mode albümünde buldum. Böyle tuttum enem bu albüm neymiş böyle diye sıradan dinlerken walking in my shoes'a gelince bi mal gibi kaldım. Allahım dedim bu ne, nası şarkı bu, stüdyo kaydı nası acaba bi bakim sonra devam ederim dedim... O gün bugündür walking in my shoeees try walking in my shoes diye takılıyorum gece gündüz. Mümkün olsa damardan alacam, öyle bir şey.

Zaman zaman oluyor böyle, gece gündüz aynı şarkıyı dinliyorum, sonra ondan böyle tiksinme değil de bi bıkkınlık geliyor. Normal dimi, sürekli aynı şeyi yapınca ondan bıkmak insanın doğasında var. Ben de bunu enteresan bişeymiş gibi yazdım buraya.

you'll stumble in my footsteps
keep the same appointments i kept
if you try walking in my shoes
if you try walking in my shoes

yazınca olmadı. Dinleyin.

2 Ocak 2010 Cumartesi

biraz da san'at

San'at dostları alınmasın ama hayatımda gördüğüm en tarrak kürrek sanat olayı olarak Site'yi seçiyorum. Sarkis'in Site'si.

Aylardır gideyim göreyim, amman kaçırmayayım diye aklımın bir köşesinde tuttuğum bu İstanbulModern hadisesini haybeye gözümde büyütmüşüm, değmezmiş. Bir de seviniyorum oh bebek, 10 ocakta bitiyordu, ucundan yakaladım diye. Şaka maka iyi de promote edildi, üst geçitlerde boylu boyunca ilanlar, televizyona reklam filan. Çoluğunu çocuğunu kapıp gelen mi ararsın, hadise varmış diye koşup gelip sonra rehberleri okumaya üşendiği için hmm hmm diye bakıp geçen mi... Pixie saç, rengarenk çoraplı, babetli, eşşek kadar kız çocukları ile plastik çerçeve retro gözlüklü, fularlı iri heriflerse zaten bu mekanlarda görmeye alışkın olduğumuz, olmazsa olmaz etkinlik dekoru olarak yerlerini almışlardı. İşim ve evim gereği bunların doğal ortamlarına yolum pek düşmediğinden, böyle yerlerde görünce nesli tükenmekte olan bir canlı türüyle karşılaşmış gibi oluyorum, içime garip bi güven doluyor, ne dersen de.

Neonlar önünde dansöz, neonlar da Sarkis'in bir şeyleri. Of.

Şindi sanatçı dediğin zaten senden benden farklı bir bünye, farklı bir mekanismus. Bunu böylece belledim, kabul ettim. Avcı toplayıcılıktan azıcık ileriye geçmiş her toplumda var bundan, kimisi yiyecek, kimisi giyecek, kimisi edevat, kimisi sanat üretecek. Sanatı üreten de haliyle ona göre bir değişik şekillenecek. Hayata senin benim baktığım gibi bakmayacak yani. Fakat bunu kabul ederken işin içinde biraz ilginçlik, şöyle bi pırıltı, en azından kafanın içinde bir ampul filan ararım ben, elimde değil. Etekleri zil çalan elbiseyi fotoğrafın üstüne koyduğun vakit yıkıntılara can verdiğini düşünen sanat kafası bana göre kafası güzel kafası oluyor. Ecnebi "have you been on crack?" diye sorar ya, o hesap.

(Gerçi ecnebi bunu bizim "ne içtiysen aynısından istiyorum" dediğimiz durumlar için söyler, biz KafaYapıcıKafası diyelim. Meh.)

Sarkis hakkında bir şey bilmem. Şimdi okudum İstanbul'da doğmuş, İstanbul'da okumuş, Paris'te yaşarmış. Öğrendiğim birkaç şey de şöyle oldu;

- Sarkis, ses bantlarıyla oynamayı çok sever. Evinde kullanmadığı ses bantlarını uygun formlarda heyköl, enstalasyön haline getirir. Hiçbir forma sokamadıysa köşeye yığar.

Lulu adlı bu eser Lulu adındaki operanın ses bantlarından oluşan bir şey. Damarda akan kan hesabı.

- Halk arasında kurşun dökme olarak bilinen ritüelden çok etkilenmiş, kurşunun suya döküldüğü anda oluşturduğu organik forma hayran kalmış, suya değen kurşun cozurtusunu tarif edecek kelime bulamamıştır. Fotoğraf teknesine döktüğü kurşuna duyduğu hayranlığa ben ayrıca hayran oldum ama organik form dediği şey bok gibi olmuş üzgünüm. Göz möz çıkmamış üstünde. Bi dahaki sefere üç kulhü bir elham eşliğinde spiritüel bi ritüel ile denemesini tavsiye ediyorum. Bakirelerin dokunuşuyla hayat bulan şaman elbisesini de giyerse çok başka, bambaşka olabilir.

- İki elbisenin yakınlaşması diye tarif ettiği bir olay var, biri Burkina Faso bilmemne ruhani şeysinin elbisesi (bir bakirenin ketene dokunarak can verdiği elbise), bir de görünmezlik elbisesi adında enteresan bir form, adamı hapşırtan bir misk kokusu. İki elbise karşılaşmış ve buna vaaay anasını diye bakıyoruz, bakmamız bekleniyor çünkü. Bu açıdan bakılınca Sarkis gerçekten naif bir insanmış.

Bu kez Aşık Garip'in (vityo) bantlarından bir adet Aşık Garip.

- Bir kenarda boylu boyunca uzanıp tam ortada kavuşan kırmızı kumaşla yeşil kumaş. İki denizin kavuşması, kavuşma, buluşma ve alkış.

- Ritmik bir bik bik sesi ile alanı dolduran ise Dakikada 110 adlı sanat eseri. Sarkis'in kalp atışlarını simule eden elektronik metronom, bir köşede, öylece, Sarkis'i bize bağlıyor. Adeta sanatçının kendinden bir parça. Bir hanzo olsaydım üstüne basardım.

- Üzerine kuşların zıçtığı terkedilmiş bisiklete yapıştırılmış kuş tüyleri. Melekler bisikleti.

Kendinden bir şey bırak masası

- Son olarak, "Kendinden bir şey bırak" adlı interaktif bölüm. Burada da adından anlaşıldığı üzere, belirtilen alana kendimizden bir hatıra bırakıyoruz. Bırakılanlardan aklımda kalanları da sayayım da Sarkis ve sanatının kitleler tarafından yorumlanışı hakkında bir fikir versin; üstüne rujla Piraye yazılmış peçete, vesikalık fotoğraflar, anahtarlar, birkaç lipgloss, fişler, otobüs bileti, bitmeye yüz tutmuş dörtlü göz farı, akbil, irili ufaklı kurşun kalemler, post it üstüne yazılmış telefon numarası olmayan bir numara, sakız paketleri, kırık bir kredi kartı ve buna benzer, ceplerde çantalarda kalmış çer çöp. Sigara paketi olmadığını hayranlıkla gözlemlediğimden, dayanamayıp boş bir sigara kutusu bıraktım ben de.

Fotoğraf çekmek yasak olmasaydı bunları da koyardım. "Ya bunlar X, ya da ben sanattan anlamıyorum" gibi ezik önermeler yazma zahmetine bile girmiyorum ve soruyorum: bu ne lan?

--Sanatçı duyarlılığını şeyaptım diye beni hor görmeyin, yerlere çalmayın.

Related Posts with Thumbnails