13 Mayıs 2010 Perşembe

piratik bilgiler

Aklıma ara sıra geliyor böyle pratik bilgiler, hem kendim unutmayayım, hem laf olsun diye aklıma geldikçe yazayım.

Hazırsanız başlıyorum. Bir. Diyelim ki son derece makyajlıyız ve gün sonu geldi, makyajı çıkarmak icap ettiği halde elimizin altında bu işe uygun bir malzeme bulunmuyor. Arkadaşta kalma olur, umulmadık bir yerde bulunma mecburiyeti olur. İşte bu durumda göz makyajını bir parça pamuk üzerinde el kremi, losyon tarzı bulunması nispeten daha kolay bir malzemeyle çıkarmak mümkün oluyor. Neticede çantalarda ve gidilecek herhangi bir evde, bakkalda şurda burda bulunabilen bir şey. Ulan makyaj temizleyiciyi bulamadık pamuğu nerden bulalım diyenlere ise şöyle yumuşak dokulu kağıt mendil iş görür diye tahmin ediyorum. Üstelik bu kremler genelde yağ bazlı olduğundan waterproof makyajı da bir nebze çıkarır. Her zaman yapılsın diye değil tabii ama suratta makyajla daha uzun saatler geçirmekten daha iyi.

One picture worth a thousand words demişler ama bu resim ile aynı tadı yakalayabildim mi bilemiyorum.

Ten makyajında da çalışır muhtemelen bu, ama cildi yağlı olanlara sıkıntı olur. Onu düz yıkamak daha uygun olabilir.

5 Mayıs 2010 Çarşamba

türk ünlüsünün internetle imtihanı

Bir merhaba deyip hemen başlıktan üzerinize doğru esen kompleks rüzgarını keserek başlayayım. Türk ünlüsü lafı asla bir "aman bizim ünlüler böyle oluyor işte, ne de olsa Türk ünlüsü" algısı vergisi yergisi içermiyor. Genel olarak dünya çapı ünlüleri, Amerikan selebritileri ve Alman şarkıcılarının ünlülerini yeterince incelemediğimden scope'umu belirtme, territory'mi mark eyleme amacıyla ekledim Türk kısmını. Ben ancak türkiş ünlüleri takip edebiliyorum çünkü, onları da twitter'ım elverdiğince, sabrım yettiğince yapıyorum.

Türk ünlüsünün internetle imtihanı daha en baştan ikiye ayrılıyor. İnternetin kendisiyle münasebetler çoğu zaman orta şekerken, internetteki içeriğin önemli bir bölümünü oluşturan sosyal medya sakinleri ve internet yazar çizerleri ile imtihan daha çetin olabiliyor. İnternetteki mevcut içeriği bile hazmetmekte zorlanan Türk ünlüsünün sosyal medyayı ve o her kafadan bir ses kaosunu, hele ki o çıkan seslerin hoşuna gitmemesi durumunu kabullenmesi çok zaman mümkün değil. Zira ego yaşken eğilir ve ünlü egosu ünlü oluncaya kadar mümkün mertebe tahtaya, taşa bağlamıştır. Yoksa o ışıltılı dünya nasıl üstüne üstüne gelir insanın biliyor musun?

Ünlü adamın internetin kendisiyle münasebetini ilk defa Cem Yılmaz'a televizyonda "internetle aranız nasıl" sorusu sorulurken düşündüm; ben bir Cem Yılmaz olsam, internetle ne derecede muhatap olurdum?

Evvela okuyup bilgi edinmek, haber almak için kullandığımız internet, daha sonraları okuduğumuzu anlayıp cevap verdiğimiz bir mecraya dönüştü. Ulaştığımız içerik daha çeşitlenirken o içeriğe katkıda bulunma imkanlarımız arttı. Kendimizi ifadenin önündeki engeller bir bir kalkmış, kimlikler, kişilikler, fikirler ve her şeyler özgürleşmişti. Sıradan bir insanın düşündüğü, ürettiği herhangi bir şey ile tanımadığı insanlardan oluşan bir kitleye ulaşmasını internet sağlıyordu ve bu da sıradan insan için anasının babasının görmediği (yani bir önceki nesil demek istiyorum, anaya babaya bacıya saygım olmadığından değil) şahane bir imkan demekti.

Bu fikirden hareketle -mesela- Cem Yılmaz, zaten düşündüğü, ürettiği herhangi bir şeyi eski usulden kitle iletişim araçları vasıtasıyla kendisini tanımayan insanlardan oluşan bir topluluğa ulaştırma imkanına sahipken internette daha ne yapabilir diye düşünmekten kendimi alamadım. Bu tarz bir adamın, düz adam gibi sosyal medyalarda forumlarda şurda burda kendini ispat etme derdine düşmesine gerek yoktu. Kimliğini ifşa etmediği sürece, bu işe sıfırdan başlarsa o, internette bir hiçti. Sıradan adam, fikir ve sanat eserleri ile meşhur olma düzleminde zaten bir hiç olduğundan internette hiç olmak ona koymuyordu. Onun yerine, hiç kimliğinden bir şeyler inşa etmeye hevesi ve isteği, hatta azmi vardı. Gerçek hayatta seçme imkanı bulunmayan her türlü olumsuz durumdan azade, tertemiz mis gibi bir kişiliği olması bilakis hoşuna gidiyordu. Şu haliyle de internet, gerçek hayatta her şeyinden memnun olan birisinin yeni bir kimlik inşa etmeye uğraşacağı bir yer değildi.

Bu sebepten internetin sosyal medyalarda sanal kişilik yaratma eylemlerine hizmet etmekten çok daha fazla işe yarar bir icat olduğunu başta ünlüye, sonra düz adama anlatmak günden güne zorlaşıyor.

Ünlü internetten gazete okusun, ünlü internetten alışveriş yapıp ara sıra karikatürlere, komik resimlere baksın. Bunlar da temel vakit geçirtgeçi. Temel olmasının yanında delicesine teknik ve zihinsel donanım gerektiren şeyler değil. Zamanında hepimiz yaptık, belki hala yapıyoruz gelin itiraf edelim. Bunların dışında genel olup biteni, varlığı sadece internet ile mümkün olan yeni fikir ve mecraları, başka başka iş kollarını takip etmek, bunların sunduğu ortamlarda var olabilmek bile ciddi bir emek ve mesai haline geldi. Hemen her türlü içeriğin interaktivite gerektirip ekmeğe denk köfte prensibiyle çalışması, birtakım dimağları zorlar oldu. Bunun neticesinde "ay ben anlamıyorum öyle şeylerden yaa" diyen ünlüler türedi. Günümüzde facebook'taki işleyişe aklı ermeyen, bilgisayarında dns ayarı yapınca "yutuba gireyim derken az daha bilgisayar mehendisi oluyordum"(yavaş ol da saçın başın dağılmasın çokafedersin) buyuran ünlüler mevcut.

chp kadın kolları fahri başkanı sibelalaş da bir ünlü. twitter'ı da var. onu rastgele seçtim desem bana inanır mısınız?

Bunu çok zaman ünlünün ünlü olurken geçtiği taşlı yollarda zihinsel mesaisinin önemli bir bölümünü harcamış olmasına, bizler internetli hayata ayak uydururken onun ışıltılı dünya, beyaz cam, renkli koltuğa uymaya çalışmasına bağlamak mümkün. Çünkü bizler sıcak yatağımızda yatarken çoğu sabaha kadar mesai yaptı, bizler tatildeyken onlar işteydi mesela. Bu yüzden ünlünün kavrayışı, anlayışı ortalama üstü ünsüz insan kadar kıvrak değil, bu bir gerçek. Bir diğer gerçek ise ünlü olmuş çoğu kişinin, onu ünlü eden marifetini akademik hayatla paralel götürmemiş olması. Akademik derken, her oyuncu her şarkıcı doktora sahibi olsun, üniversite bitirmemiş olanı adamdan bile saymayalım değil, normal öğrenim hayatından bahsediyorum. Genel eğitim hayatı genel olarak teklemiş, alternatif yollara sapmış ve o yollarda sebat edip para eder işler çıkarmış insanlar entertainer ve ünlü oluyor, genellikle. Akademik yetersizliği de çok zaman içinde bir ukde kalıyor ve kah sonradan satın alınan bir akademik kariyer, kah akademik kabiliyet içeren/gerektiren her türlü eyleme tepeden bakma şeklinde tezahür ediyor.

Akademik hayatı fena olmayan gazeteci/yazar/araştırıcı takımının ünlüsünün çaresine ise ünlü olmanın getirilerinden biri olan ünlü egosu bakıyor. Bu egonun arkasında duran okumuşluk ancak çokbilmişliğe, tepeden bakmacılığa hizmet edebiliyor. Anlamadığı şeyi beğenmeme hali, internet karşısında küçümseme oluveriyor. İnterneti küçümserken kazara içerik oluşturan insanları da küçümseyen ünlü ise beğenmediği sosyal medyaları ve oluşturdukları internet bulutunu bir anda karşısında bulabiliyor.

okumuş ünlülerimizden cüneyt özdemir, arkasında kitaplarla göz kamaştırıyor.

Ardından ünlü ile internet, ünlü ile sosyal medyalar karşılıklı geliyor. Başka ünlülerin programlarında, televizyonlarında, gazetelerinde ünlü ünlüye dertleşmeler yaralara merhem olsun isteniyor. Zira ünlü, bugüne kadar hiç tanımadığı, bilmediği bir şeyle karşı karşıya. Magazincilerle nasıl mücadele edeceğini yeni yeni öğrenmişken bir de internetler yüzünden ağzından çıkanı tartmak zorunda.

Küçük ünlünün sosyal medya canavarı karşısındaki halini de bir başka zaman yazayım. Yoruldum ya, ünlenmiş kadar oldum. Ünlü olmak çok zormuş gerçekten. Çok empatik oldum bugün.

19 Nisan 2010 Pazartesi

at hadisesi

Haberi galiba perşembe günü çıkmıştı, İnciraltı Atlı Spor Tesisleri'ndeki 5 yarış atı, komşu çiftliklerin buz gibi ahırından gelen bir atın "tecavüzüne uğramış"tı.

Tecavüz olayı, tecavüz lafı, kasti olarak mı dalga konusu yapılıyor, yoksa halkından habercisine toplu bir cehalet nöbeti mi geçiriliyor bilmiyorum. İnsanlar etrafta "damacanaya tecavüz ehihi mehihi" diye gülerken tecavüzün bu olmadığını söylemekle söylememek arasında kalıyorum, ve birisi milletle kafa buluyor diye düşünmeyi tercih ediyorum. Çünkü tecavüz; saldırı demek, bir hakkı elden almak, bir iradeyi hiçe saymak anlamlarını da içeriyor. Cinsel saldırının genel adı tecavüz mesela, ama komiklik olsun diye eşeklere, damacanalara ve deterjan kutularına da tecavüz edilmiş diye konuşup gündemimize neşe katabiliyoruz.

Bilenler alınmasın, ben bilmeyenlere söylüyorum; tecavüz işi, bir irade karşısında yapılır. Cansız ve iradesiz varlıklara tecavüz edilemez. Aynı şekilde, hayvanlardan biri filanca çiftlikten ipini koparıp gelmiş bir yaban, diğer hayvan asil bir yarış atı ise yine olaya tecavüz denmez. Hayvanların bu tarz sosyal sınıflandırmalardan, asaletten filan anladığını da sanmıyorum.

Hayvanlarda tecavüzün mümkün olup olmadığından bile emin değilim. Bir hayvan diğeriyle çiftleşecekse önce dişinin dikkatini çekiyor, dişi onu kabul ediyor, böyle olmuyor mu? Zaten herifin çiftleşme zamanı belli, hem dişiler, hem erkekler çiftleşmeye hazırsa bir zorla sahip oldu durumu olabilir mi? Kaldı ki hayvanlarda bir ya benimsin ya kara toprağın içgüdüsü de yok bildiğim kadarıyla. Bu olmazsa bir başka dişiyle çiftleşir, git denince anlar, gel denince anlar, hayvan dünyası böyle.

Garip olan insanın yaptığı, daha da garibi hayvanı da kendi gibi sanıp "5 ata tecavüz etti" gibi akıl yoran, zihin ağrıtan haberlere imza atması.

CnnTürk ve Cüneyt Özdemir, güya haber kanalı olacak haliyle bu zevzek habercilik anlayışının üstüne, bir de atların sahibi ile yaptığı röportajla tüy dikiyor. Videoyu embed gömbed yapamadım, milliyet.com.tr nin çingene pazarı sayfasına alıyorum sizi. Ama seyrettiğinize değecek emin olun. Milliyet'in bu videoya layık gördüğü başlık ise Çapkın Atın Sahibi Kopardı şeklinde.

http://video.milliyet.com.tr/Capkin-atin-sahibi-kopardi_1_37590.htm

Haberin tutulacak yerlerini bırakıp şu videoda, şu habercilikte tutulacak bir yer arıyorum. Biliyorum ki bir yerinden tutsam gerisi de gelecek.

Çapkın at lafının vebalini Milliyet internet haberciliği üzerine yıkmak daha doğru olur sanırım. Orada CnnTürk'ü suçlamayacağım. Bak sen afacan çapkın ata, gecede 5 cıvır atı nasıl da kaldırmış he mi?

Ben bu haberin ertesi günü Cüneytim Özdemirimin "ay kendimi hiç beyyle kaybetmemiştim" özürü sonrası tekrarını seyrettim. Haberi sunarken de bu röportajın internette çok seyredildiğini, Mustafa Akın'ın günün adamı olduğunu, internetlerin hep bundan bahsettiğini de söylemeyi ihmal etmedi Cüneytim Özdemirim.

Bir zamanlar Yurtsan Atakan, Hürriyet'teki yazılarında ara ara e-mail'in ne kadar harika bir şey olduğundan, e-maille hayatın ne kadar acayip olduğundan dem vurur hemen arkasından ne kadar az gazetecinin e-mail kullandığını, gazetecilerin biraz geri kafalı olduğunu filan üstü kapalı söylerdi. E-mail ve internet teknolojisine erkenden entegre oluşuyla ne kadar övünse azdı, internetten ilk köşeleri kapmış olmanın kıymetinin ilerde anlaşılacağını sanıyordu galiba. Köşesinin altına gururla mail adresini de koyardı, sene 96-99 arasıydı. Cüneyt Özdemir'in de bugün -en azından bu haberinde- interneti, sosyal medyayı, twitter'ı takip ediyor oluşunu her lafın arasına sokuşturup bu durumdan gizliden gizliye gurur duyduğunu farkettim. Meşhur adamın internetle imtihanı, 35ini geçmiş memur teyzenin forward maillerin baştan çıkarışıyla imtihanından daha çetin. Aklımda olsun, bununla da ilgili söyleyecek bir çift sözüm olacak.

CnnTürk'ün Show Tv ana haber ciddiyetindeki canlı yayına konuk çıkarma anlayışına döneyim. Bu haberin/röportajın baştan nasıl hazırlandığı belli; ekranın bir yanında Cüneyt Özdemir, bir yanında atların sahibi mağdur kişi, tam ortada da gözleri siyah bantlanmış çeşitli at fotoğrafları, çiftlikte koşan atlar, çiftleşen atlar, ama hepsinin gözleri bantlı. Altta görünen başlık ise "Atların sahibi mağduriyetini anlatıyor :)" şeklinde, smiley'iyle beraber. Belli ki haber tamamen bir mağduru ekrana çıkarmak, ona birtakım sorular sorarak mağduriyetiyle, belki mağduriyetini ifade edişi/cehaletiyle dalga geçmek üzerine kurulu. Niyet asla olayla ilgili haber yapmak, olanları bir de oradakilerden dinlemek, sonrasında olanları öğrenmek filan değil. Niyet belli, s.kişen atların sahibinin "atlar s.kişti" diyemeyişinden komiklik çıkarmak.

Fakat atların sahibi Mustafa Akın, beklenenden daha cool çıkıp olayın komik görülüşünün de farkında olarak, meseleyi dozunda bir ciddiyetle "handle" edişiyle Cüneyt Özdemir'in ciddiyetsizliğini daha da yüzüne vuruyor ve bir anda başrolü kapıyor. Cüneyt Özdemir ise hiç hazırlanmadığı belli olan bu röportajda dönüp dönüp aynı soruları sormak durumunda kalıyor. Belli ki karşısına bu ciddiyette birisinin çıkacağını hesap etmemiş, geri kalan vakitte de köy yerinde çiftleşen tavukları, eşekleri görünce ağzını kapatarak kikirdeyen köylü kızları gibi at s.ki aklına her geldiğinde kendini kaybediyor. Bu habercilik başarısızlığı ise "atların sahibi kopardı" diye adlandırılıyor.

Öte yandan atların sahibi gerçekten görülmemiş bir mağdur sükunetine ve akl-ı selimine sahip. En baştan "tecavüz" lafını düzelterek haberciliğe ve gündeme golünü atıyor, arkasından gelen hazırlanılmadığı belli sorular karşısında "isterseniz atı size vereyim" diyerek Cüneyt Özdemir'le dalgasını geçerken "siz bir sakinleşin, rahatlayın, ben bekleyeyim" laflarıyla resmi olarak kontrolü eline alıyor. Hani oradan sonra Cüneyt Özdemir aradan çıksa, Mustafa Akın meramını kendi kendine anlatsa hepimiz rahatlayacağız. Zira mağdur kendisini gayet düzgün ve net bir şekilde ifade ederken bir yandan da ikide bir makaraları koyveren haberciyi idare ediyor.

Umuyorum ki bu olay, cahil mağdurların başlarına gelenlerden şaka çıkarmaya çalışan zevzek habercilere ve Cüneyt Özdemir'e bir ders olur ve umarım bundan sonra ota boka tecavüz denirken bir daha düşünülür. Fakat ümidim yok. Cahil gazeteciler bundan sonra da "sikti-soktu-sığdırdı" diyemeyeceklerinden, bunu da kibarlık sandıklarından, her şeye tecavüz demeye devam edecekler.

5 Nisan 2010 Pazartesi

kadın sesine tapınan ezik adam

Hüzünlü gözleri uzaklara dalarken şakırcasına şarkı söyleyen, ipekten kadifeden sesi gönül tellerini titreten, gizemiyle, abartısız güzelliğiyle erkeklere of of çektiren kadın vokaller var ya, işte onlara ne diyeceğimi bilemedim.

İşte onlara kafam girsin diyecektim aslında ama, durup dururken elin kadınlarına kafamı sokmayı anlamlı bulamadım. Kadınların kendileriyle bir alıp veremediğim yok her zamanki gibi, ve yine kitleleriyle, bunları goygoylayan, bunları sevip saymayı bir bok sanıp her yerde haykıran kitleleriyle alıp veremediğim var. Onlar ki nerede miyavlayan bir kadın görse hayran kalmak ister, sayfa sayfa, ılgıt ılgıt methiye düzerler. Onlar ki kadınlığın bütün gizemi üstü kapalı bir hüzünde, şarkı söyleyen bir seste sanırlar. Kadın algıları böyle böyle çarpılmıştır, kadını hüzünlü olması gereken bir varlık sanırlar. Zuhal Olcay'a bayılır, Feyruz'a taparlar. Hele de ortadoğu şarkıcılarına alakaları bambaşkadır, velahelleyalelle minguburhabibi diye şarkı söyleyen billur ses akıllarını başlarından alır. Adını herkesin bilmediği bu şarkıcılara hayran olup geceleri onların sesiyle yarenlik etmek kimsenin ulaşamadığı ayrıcalıklı bir zevk sanırlar.

Hele bir de, Mısır olsun, Lübnan olsun dünyanın ortadoğu bölgesinden bir billurses kadını yöreye gelmeyegörsün, ne yapacaklarını, bu olayı yıllardır nasıl da heyecanla beklediklerini cümle aleme nasıl duyuracaklarını şaşırırlar. Twitter'larından biletlerin aynı gün bittiğini ilan edenini mi ararsın, iyice delirip günlerce turne programını sayıklayanını mı... Oryantalistleri beğenmeyeni de vardır ama mevzu ortadoğulu kadın şarkıcı oldu mu en azılı oryantalistten daha şehvetli olurlar.

Bu hüzünlü güzelleri, bu gönül asillerini tanıdık mı?

Olayı daraltıp ortadoğuya sıkıştırdım ama bunların bir evropalı billursese, evropadan miyavlayan kadına yöneltilmişi yok mu? Var. Aman da bu ismi duyulmamış mıymıntı kadın bilmemkimin albümünde bir şarkıya feat. etmeyegörsün, yılın olayı o olur. Aman da aman, da yeter ulan. İçim dışıma çıktı arkadaş "aağbea kadında ses süper" "gırtlak muhteşem" "sesini harika kullanıyor" muhabbetinden. Sanki insan sesinin muhteşemliğini, bir vokalin iyiliğini teşhis ve takdir edecek birikimi var bi de utanmadan teknik meknik diyor. Kadına olan hasretinden mıymıylanan kadın sesi eşliğinde fezaya çıkacak haberi yok.

Bu adamların görüldükleri yerde olabilecek en sığ biçimde bu kadınlara beğeni belirtilmesi, sanırım o rafine taddan ve gönül tahtına oturttukları dokunulmaz bacıdan kendilerini kafi miktarda soğutacak, hayatlarını yeteri kadar anlamsızlaştıracaktır. Yapın, yaptırın.

1 Nisan 2010 Perşembe

bestof nittak

Nip/Tuck'ı seviyorum.

Halk arasında cnbc-e kapatmaları yüzünden "haa herifin biri herkese çakıyor" dizisi olarak da biliniyor ama gerçekte çok güzel dizi. Gerçekten bak.

Mesela şöyle bir an var, 5. sezon seyretmeyenler içün spoiler olabilir. Bizim zayıf karakterli Sean'ın ondan daha da zayıf karakterli nevrotik karısı, bunlar ayrıldıktan sonra birden kadınlardan hoşlandığını farkeder. Daha doğrusu gay bi abladan çok etkilendiği için zayıf karakterinden dolayı onun yörüngesine girer, kendini öyle sanmaya başlar. Bu gay teyzenin bi de kızı var ki yaşı 17 mi ne, ve Nip/Tuck'a gelmiş en erötik karakterler arasında kafadan ilk 5te, birinciliği de zorluyor. Dizideki adı da Eden. Like in the garden, Garden of Eden?

Bir içim su gerçekten

Eden'ın bi süre Sean'a sarması, Sean'ın kaçınılmaz bir şekilde bu cıvırın yörüngesine oturması neticesinde bunlar en sonunda tokuşurlar. Sean olayın ardından duygusala bağlayarak "birer hamburger yeseydik beraber" teklifinde bulunur. Eden ise kılları kadayıf olmuş Sean'a şöyle bir bakar ve "i don't date guys with grey pubes" der. Bu laf Sean'a acı koyar, kahramanımız pubes'larını boyatacak mıdır?

Nittakımız artık bitti ama enstantaneleriyle gönüllerde yaşıyor. Seviyorum, sevecaim.

bunları da bilelim

Related Posts with Thumbnails