24 Kasım 2010 Çarşamba

aslan yattığı yerden belli olurmuş

"Ağaoğlu, My Towerland projesini hayata geçirmeden önce konut sahibi olmak isteyenlerin beklentilerini belirlemek amacıyla 50.000 kişilik bir anket gerçekleştirdi. Hayal ettikleri evin nasıl olduğunu belirten katılımcılar, vermiş oldukları yanıtlarla My Towerland’i şekillendirdi. Ankete katılan 50.000 kişi, oda ve salonların geniş, kullanım alanının verimli olduğu bir eve sahip olmak istediklerini belirtirken; genel beklenti, güzel manzaraya sahip, nefes alan, rahat ve ferah bir ev ortamı yönündeydi."

Ortamım, imkanım olsa da şu girizgah yazısını Star Wars girişi gibi kaydırsam. Üşenmesem de imkansızlıktan mızmızlanacağıma şunun olurunu bulsam. İtalik yaptım şimdilik yeter inşallah, yetmese de ilerleyen cümlelerde idare eder bir hoşluk yakalamayı umuyorum.

Deli deli delişmen bir şekilde ev aradığım o yedi ayın bir kısmında, ama kısa bir kısmında, internetten marka projelerin flaşlı sitelerine de bakındım; birbirinden gubik metinler, birbirinden güdük hayaller de buldum. Alt tarafı bir daire, etrafında da iki çimen çiçek vadeden inşaat şirketleri elbette ki marifetlerini "apartmanların bahçelerini peyzaj mimarına yaptırdık, çocuklar bislet binsin diye beton döktürdük" diye anlatacak değillerdi. Fakat duvar çekip bahçe yapmayı yeni bir hayat sunmak derecesine kadar abartmaları da yer yer idrakime dokunuyor, dimağımı karıncalandırıyordu. Çoğu orta sınıf insanlar için yapılmış bu projelerin tanıtımlarına ve vaadlerine bakarak kendilerini lüks içinde yüzer, çılgın gibi bir hayat içinde devinir görerek, ama sadece görerek; ve ihtiyaçlarını olsa da olur olmasa da olur önemine çekerek buraları kapışan insanların paracıklarıyla, taksit taksit hayatlarıyla semiren inşaat şirketlerinde çalışan hiç kimsede de bikaç apartman biraz çimen çiçek gibi bir realist yaklaşım beklemiyorum aslında. Çekirdek, iş bilen tayfada ise bilakis bu içgörünün olmamasına şaşırırdım sanırım.

Bu açıdan bakılınca My Towerland'in sadece aydınlık, kullanışlı ve ferah evler vaadi o kadar gerçek, o kadar yalın, o kadar güzel kalıyor ki bir anda benlikleri kavrayıp belleklerin derinliklerinde gizli "huzur" köşelerini uyandırıyor. Sanki yıllardır insanların aradığı o aydınlık, geniş, kullanışlı "evler" yokmuş da herkes bulamadığından karanlık mutfaklı, karanlık banyolu, cephe olarak bir pencere bir balkondan ibaret evlerde çile dolduruyormuş gibi, My Towerland de gelmiş bize manzaralı ve ferah evler sunuyor. Bu kat bahçeli, her binanın arasında yüzküsür metre mesafesi olan "ferah" dairelerin fiyatlarını bir söylesem, burdan hep beraber fakir edebiyatının hesap kitap dolu ümitsiz sayfalarına sürüklenmek icap edecek. Ne bileyim belki bu zamana kadar bu parayı verdiği halde avuç içi kadar karanlık evlerde oturmaya mecbur kalan, parasıyla rezil olmuş bir güruh vardı da Ağaoğlu onların imdadına yetişti. Apartman dairesine verecek onca parası olup da oda ve salonları geniş, manzaralı ve kullanışlı ev bulmak kabiliyetinden fukara insan varsa onlara derman getiriyor Ağaoğlu. Bunun dışında kalanlar için şimdilik bir çözümü olmadığı gibi bu kimselerle herhangi bir muhataplığı da yok.

Öte yandan benim beklentilerim son derece netken, harcayabileceğim bir miktar para da mevcutken bile ihtiyacımı karşılayacak daireyi bulmak aylar aldı. "Marka projeler" gayet mütevazi beklentileri karşılamak için hiç de mütevazi olmayan meblağlar istiyor, o meblağların önemli bir kısmını da bana göre olsa da olur olmasa da olur kriterlere yatırıyordu. Reklamı çok yapılan malları satın almaktan çekindiğim gibi, fotoğraf kitapları kalitesinde broşür elime verildiği anda bir "proje"den de soğuyordum. Gördüğüm her fuzuli süsleme, her pahalı detay gözüme batıyor, bunları kullanmadığım takdirde oluruna pazarlık teklif etmek için içim içimi yiyordu. Bu yüzden üzerime yapışan sevimsiz alaycılıkla kah personel bezdirmiş, kimi emlakçıyı da gücendirmiştim.

Marka projelere öykünen henüz marka olmamış projelerde ise durum aynısının farklısı gibiydi. Fiyatlar buralarda bir miktar düşüyor fakat şişirme detaylarla makyajlanmış bu projelerdeki dairelerin göze görünmeyen kısımlarının elimde patlama ihtimaliyle paralel bir düşüşü elbette ki bulamıyordum. Bunlarla tekil apartmanlar arasında kalan bir başka hibrit teknolojiyi de keşfetmiş oldum: 2-3 apartman ve bir havuzdan müteşekkil "site"ler. Bunlardaki hayat vadetme arsızlığı da neredeyse "marka proje"lerle yarışıyor, penceresi camcama daireler arasında sıkışıp kalmış, asla girmeyeceğim havuzun bakımı için talep edilen aidat tutarları ise fena halde canımı sıkıyordu. Bu esnada da akl-ı selim sahibi bir insan olarak, bir cadde üzerinde sıralanmış çok sayıda İkiApartmanBirHavuza bakıp da birleşip neden tek bir havuza girmediklerini düşünüyordum.

Sahibinden alım satım sitesi olarak tasarlanmışken kendini bir anda yılların girişimci rüyası emlakçı portalı olarak bulan sahibinden.com ilanları da bu sitecilik, marka projecilik kafasından nasibini almıştı. Her İkiApartmanBirHavuz artık "güvenlikli, otoparklı, havuzlu site" standart etiketiyle özlediğimiz izole ve nezih hayatı üstü kapalı vadeder hale gelmişti. Tek apartmandan ibaret "mütayit" yapıları bile çiçekli bir bahçeyi, -1 katta bir otoparkı sunuyordu. Yapıların dışı çılgın bir çeşitlilikte, içleri ise dekorasyon dergilerinden fırlamış türlü tuhaflıklar içindeydi. Giyinme odası bir lüks olmaktan çıkmıştı, bu yüzden kimse eğri büğrü odalara nasıl eşya yerleşeceği meselesini fazla düşünmüyordu. Fransız balkon kavramı dairelerdeki net-brüt alan kargaşasını minimuma indiriyor, aynı zamanda binalara parizyen bir şıklık kattığı da zannediliyordu. Bu bilgiler ışığında artık sınırları genişleyip koca bir ilçe olan Ataşehir'in Şerifali adlı bölgesinin görülmesini tavsiye ederim.

Sitecilik projecilik kafasının yükselen bir başka trendi residenceları da burada incelemek isterdim ama bize ayrılan sürenin sonuna gelmiş bulunuyorum. Gönül isterdi ki ev arayanlar için mala davara bir faydası olacak, daha bilgilendirici bir rehber hazırlayayım fakat bu veryansının bir şekilde edilmesi de gerekiyordu. Öte yandan İstanbul Anadolu yakasında Üsküdar'dan Bostancı'ya, gördüğüm herhangi bir dairenin fiyatını hala tahmin edebilir durumdayım. Bir yorum uzaklığındayım.

25 Ekim 2010 Pazartesi

ofis güzeli

Çalışanlardan ezik kesimin ağzını ayıra ayıra baktığı Google, Facebook efendime söyleyeyim Twitter headquarterslarını ve birtakım ofislerini bilirsiniz; oyun konsolları, büyükler için oyuncaklar, süper rahat çalışma ortamları, masajlar, o biçim kafalar, mutlu mutlu casual insanlar... Ara sıra gazeteler internetler düşman çatlatırcasına bu ortamların boy boy fotoğraflarını koyar, "bu ofiste şu serbest" "bu ofiste herkes istediği saatte gelip gidiyor inanılır gibi değil" "yatak yorgan izni bile var" gibi ifadelerle bir çalışan cenneti tasvir ederler. Her gün patronundan/müdüründen önce ofise gelmek ve ondan sonra çıkmak, patron/müdür etraftayken çalışıyormuş gibi yapmakla mükellef çalışan takımı da bunlara bakar bakar ah çeker. Çalıştığı filancakim şirketi, filanca bankası da böyle ofisler yapsa, o da patron/müdür gölgesi olmadan akşama kadar dalga geçse ister. Ulaşmak istemez bu eleman, ayağına getirilsin ister. Patron az yesin, onu rahat ettirsin ister.


Ortam: Google Zurich Kaynak: http://theroxor.com

Fakat aklı başında her insan böyle yatak yorgan izinli, mesai saatinde oyun oynamacalı bir ofis ortamının buralarda "çalışmayacağını" bilir. Bilir de neden çalışmayacağını bilir mi bakalım? Bizim memleket midir bunun sorumlusu, bizim adamlar mı, bizim patronlar mı yoksa sektör müdür? Yoksa müdür müdür müdür?

Sorumluluk almakla hesap vermenin bir tutulduğu topraklarda elbette ki bir çalışandan mesaisinin istediği kadarını çalışmaya, istediği kadarını da dalga geçmeye ayırırken vazife ve mesuliyetini de ihmal etmemek, üzerindeki işleri zamanında teslim etmek ve kimsenin işini aksatmamak çok yüce bir haslet. Sorumluluğun dışardan dürtme değil içerden gelme olarak algılanması, anlaşılması ve çalışanın kendi zamanını kendi yönetmeye yetkin olması şartlarının sağlandığı yerde ofiste oyun da olur, masaj da olur, kakalak da. Halbuki mesainin saat doldurmak, çalışır görünmek, yapıyormuş gibi yapmak, ötekini suçlamak ve patrona/müdüre yanaşmaktan ibaret olduğu yerlerde oyun değil, internet bile tehlikelidir, haram edilmelidir. Çalışmadığı gibi işvereninin fazladan koyduğu her imkanı sömürürcesine kullanan adamın kulağına bir de yastık yorgan izni kaçarsa o şirketin işgücünü yerden toplamak gerekecektir.

Öyle çalışanlar var ki, işyerinde atıştırmalık bisküvi olsa bütün gün karnını onunla doyurur, biriken yemek parasıyla da telekız çağırır. Eğer tek beleş şey tuvalet kağıdıysa, onu da sebepsizce yere serer. Patronundan/müdüründen önce gelip o işyerinden çıkıncaya kadar kapıyı gözleyen, o çıkmadan kıpırdamayan adam, en basitinden, "istediğin saatte gel" sorumluluğu teslim edilir bir adam değildir.

Öte yandan, akıllı ve seviyeli bir adama beş dakika geç geldin, ekranında excel göremedim diye dırdırlanmak da gereksiz bir gerilime sebep olacaktır. Normal şartlarda işiyle meşgul olan adam "öyleyse neden daha fazla çalışayım" diyerek "çalışıyormuş gibi" seviyesine inecektir. Hoşgeldin rekabet.

Facebook ise minimalizmin şeyle harman olduğu yer adeta.

Pixar ortamı minimalizm geleneğini bozmuş fakat mihrap yerinde?

Çalışanlarının çılgın gibi ortamı olsun, rahatlıktan prodüktivite doğsun isteyen işverenler o kadar masrafı yapmadan önce iş görüşmelerinde denyoları, sorumsuzları, beleşçileri ve çokönemliküçükadamları eleyebilirlerse o dallamafree ortamı sağlamak mümkün olabilir. Tabii burada işverenin de önemli kabiliyetlerinin olması gerekir. Kendini cool sanan olmamış reklamcı mizaçlı bir işverenin işe aldığı adamlarla en iyi ihtimalle dengesiz bir ortam olur. Sonrası asap bozukluğu, sonrası hüsran.

Şu halde, hayalleri süsleyen cool iş ortamına ulaşmak iki oyun konsolu alıp bir odayı gym'e çevirmekle değil amaca uygun adam seçmekle mümkün olabiliyor ancak. O da iş ilanlarına "sorumluluk sahibi" yazmaktan daha büyük performans gerektirebiliyor. Zor yoldan yani. Maalesef.

12 Ekim 2010 Salı

piratik bilgiler bilmemkaç

Bugünkü pratik bilgimiz, kozmetik çılgınlığı sırasında beynime bir an kan gitmesi sayesinde oluştu.

Yaz günlerinin en elzem şeyi güneş koruyucunun toz allıklarla iyi geçinemeyen yapısı sayesinde krem allık olayına girdim. Krem allık piyasasına adım atınca otomatikman stick allıklara da alıcı gözüyle bakmaya başladım. Nars Multiple'dan ELF all over color stick'e kadar renk renk, fiyat fiyat alternatifi mevcut bu stick olayının. Yani ne oluyor, stick şeklindeki bu şey hem allık niyetine, hem dudaklarar ruj niyetine hem de gözlere far niyetine kullanılıyor (far olayı zorlama bence biraz). Tek bir tanesini elime alıp yüzüme gözüme sürmüş değilim ama inanılmaz bir formül, bir devrim ürün olduklarını da sanmıyorum. Bu sırada beynime kan gitti demiştim ya, işte o anda "annelerimizi, anneannelerimizi dinleyelim" şekli bir fikrim geldi.

Evet, rujundan pıt pıt parmak uçlarına aldığı renkle yanaklarına renk veren anne, anneanne görüntüsünü bir anlığına hatırlayalım. Multiple denen olay o işte.

Bunu da vakit geçirmeden denedim. Allıkta aranan o kremsi yapıyı ruj vermiyor tabii, birazcık yapış yapış oluyor ama zaten suratımda güneş koruyucusunun yıvış yapısına mecburen katlandığımdan bunu dert edeceğimi sanmıyorum.

Siz de ara ara, bir anlığına rengini sevdiğiniz bir ruju yanaklarda deneyebilirsiniz. Güneş koruyucusunun üstüne bir kat pudra geçemeyecek kadar üşengeç bir insanım onu da sorulmadan belirteyim.


5 Ekim 2010 Salı

yerli yersiz bilimsellik atfeden adam

Sayısal olarak ölçülemeyecek değerleri yüzde ile hesaplayıp ölçmeye kalkışan, hesaplamadığı ihtimaller için kafadan atarak oran veren adamı bildiniz mi? Hani o "%90 çalışır bu senin bilgisayarında" diyen, "bugün toplumumuzun %98i böyle düşünüyor" diyen adam, sayılmayacak şeyler için pek çok, çoğunluk, nadiren gibi sıfatlar kullanıldığı bilgisini ortaokul sıralarında ilk aşkının peşinde koşarken kaçırmış, bugün hatası yüzüne vurulduğunda belki pişkince sırıtacak olan adam işte. Sayılarla konuşursa (buna da "rakamlarla konuşmak" der, icap ettiği takdirde. rakam-sayı farkını da bilmez, ısı-sıcaklık farkını da.) daha çok ciddiye alınacağını sanır. Müsbet ilimlere saygısı sonsuzdur (müsbet ilim derseniz anlamaz yalnız, pozitif bilimler.).

Aynı müsbet ilimler silsilesinden psikiyatriye de saygısı sonsuz olduğundan biz sıradan insanlar gibi "deli galba" "aa manyak" demez, "adam şizofren çıktı resmen" der. Ciddi bir hastalığın adı ve tıbbi bir terim olan şizofreniyi anlayıp sindirmekle kalmamış, günlük hayatına adapte etmiş, casual eylemiştir. Birisi sorarsa "aycanımdeliişteyaaaa" demeyi bekler.

Günlük hayatında şıp diye psikiyatrik teşhisler koyabilen bu adamın gözüyle IQ ölçmesi de yadırganacak bir durum değildir. Sözüne "IQsu 50nin altında olanların bile anlayacağı gibi" diye başlarsa hem zekanın ölçüsü IQ'dan, hem de 50 puanın pek düşük bir zekaya, adeta salaklığa, hıyarlığa tekabül edeceğinden dem vurmuş demektir. "Birtakım salaklar" demeyi kendine yediremez, illa ki zekadan, zekanın ölçüsünden ve bu ölçüde bir sınırdan bahsetmelidir mevzulara yerli yersiz bilimsellik atfeden adam.

Gözlerinden öpüyoruz.

Her bilimli mevzunun olmazsa olmazı neşeli Einstein fotoğrafı

1 Ekim 2010 Cuma

ne var ne yok

Yazmayalı 1 aydan fazla olmuş fakat boş oturuyorum sanılmasın. Bu esnada aslında hem yazıyor hem bozuyorum, düşünüp kurguluyor fakat yazamıyorum, epeyce yaklaşmışım görüyorum, anlatamıyorum. Bir hızlı güncelleme edeyim, selam edeyim dedim.

Bu arada evde huzur ve güven ortamını sağlayıp erkenden bayılma durumumu düzeltebilirsem pek yakında yepyeni yazılarımla huzurlarınızda olacağım, bunu da bi sonra yazarım dediğim her şeyi bir bir dökeceğim -herkes heyecanla bekliyordu değil mi?
(makyaj bloglarındaki "pek yakında sürpriz hediyeler sizi bekliyor" tease i gibi olmadı ama idare edilsin istirham ediyorum)

Pek yakında. Kutudan kedi çıkıyor.
(kaynak 9gag.com galiba)

10 Ağustos 2010 Salı

beyaz yakalı köleler düzeni


Çalışan kesimde özellikle yazları başgösteren "maaşlı köleleriz biz yeaa, iki hafta tatil için, üç kuruş para için hayatımızı satıyoruz, hayallerimizi satıyoruz" sendromunun bu yılki tavan değerlerine ulaşılmasına az kaldı. Yıllık izinler bitip eylül ayı gelince, maaşlı gariban stayla hayatlara, patronlara ve para kavramına (evet evet "para"ya) toplu sövmeler, grup halinde mastürbatif eylemler bekliyoruz bu kitleden.

Kendisi baştan bir oksimoron olan bu kavramın abartıları törpülenip hayat şartlarına göre bakılabilirse bir çok beyaz yakalının bile hayatından geriye ancak kölelik kalıyor. Yani boğaz tokluğuna çalışan, efendisinin gösterdiği yerde yatan köle yerine aldığı maaşla ancak karnını doyurup barınma masrafını karşılayabilen mödern köle. İşte bu mödern kölenin de kapitalizm, sistem eleştirisi pek tatlı. Patrona, paraya sövmesi pek şeker.

Herkesi gereğinden ve haddinden fazla "eşit", sadece eşit değil aynı zamanda "denk" sayan sistemler hariç herkes bilir ve kabul eder ki gerçekte insanlar ancak hak-hukuk seviyesinde eşit, kabiliyet, maharet, zeka ve bilgi konusunda ise eşit değil, bilakis çeşit çeşittirler. Bu çeşit çeşitlik sebebiyle de herkese farklı bir iş düşer. Birisi yukardan bu düzenlemeyi yapmasa da bir düzen oturacak, eninde sonunda herkes kabiliyetine göre bir işe yerleşecek, o kabiliyetler ve o topluma verdiği hizmet ölçüsünde itibar, para/buğday/düğme kazanacaktır.

Şimdi bu toplumun minimum emek, minimum kabiliyet ve minimum zeka kullanımı ve ortalama eğitim ile en alt, bilemedin en orta kademelerinde yer bulmuş, en boğaztokluğu hayat şartlarına sahip beyaz yakalı kesiminin fakdısistım takılması elbette ki normal, fakat hak değil.

Öte yandan bu beyazyakanın "her yerde iş bulurum" kafasıyla girdiği ortalama bölümlerde staj staj staj peşinde koşup sertifika sertifika özgeçmişini bezerken, hayallerindeki çok uluslu şirkete her gün bir adım daha yaklaşırken havasından geçilmiyordu. Hayalini kurduğu çok kurumsal, "yükselme imkanı olan" büyüüük şirketin kendisi gibi akıllı bıdıkları üç kuruşa çalıştırıp kariyer kariyer diye birbirine kırdırdığını, bir o kadarı da kapıda beklediğinden hiçbirine minnet duymadığını farkedince sistem düşmanı oldu bu adam. İlk fırsatta, ilk krizde, ilk sikkeyfi-driven kararda kapı önüne konacağı bilinci tüm benliğini sarınca birden titreyip kendine geldi. Takım elbiseyle işe güce gitmek, eşe dosta nerede çalıştığını gururla söylemek tarifsizdi elbet ama 30larına vardığı sıra hayatının bomboş, ne bomboşu bombok olduğunu farketmek, dışardaki yüzlerce ortalama elemandan bir farkı olmadığını acıyla anlamak bu adamı sistemin, paranın, patronun azılı bir düşmanı yapıyordu.

İşin kötüsü bunca düşmanlık biriktirdiği düzeni bırakıp bir yere de kıpırdayamıyor. Deniz kenarındaki kulübeyi ancak emeklilikte düşünebiliyor, uzak bir hayal gibi görüyor. Ağzını her açtığında memnuniyetsizlik belirttiği şehirden de, köle gibi çalıştırıldığı düzenden de, taksitle kurduğu hayattan da ayrılamıyor. Bugün, hemen, şu anda kalkıp gezginliğe, çiftçiliğe, toprakla/denizle dolu bir hayata gidemiyor fakat sorsak hayallerinde hep bunlar var.

Halbuki hayatta "kısa yol" diye bir şey yoktur.

Hayatı takım elbiselerden, kariyerden ve içi boş süslü laflardan ibaret sanan bu andavallar, aynı zamanda bir işteki emeği ya da zekayı -bırak katmayı- görüp takdir etmekten de acizdir. Bir ürünün üzerindeki basit ama hayatı kolaylaştıran çözümü göremezler, bir hizmeti hizmet yapan, o hizmetin müşterisini memnun edip muadillerinden ayıran ufak farklarını anlayamazlar, esnaflık bilmezler ve daha kötüsü okudukları Amerikan usulü başarı hikayelerinde bu nüanslar, bu kuş kondurmalar anlatılmadığından bunları da anlamazlar. Bir kahveci dükkanının nasıl bir dünya markası olduğunu, bir ustanın tesadüfen bulduğu bir icadın bugünün hayatını nasıl kolaylaştırdığını merak etmezler, şansa inanırlar ve bu adamlara haset ederler. Patron diye nefret edilen bir adamın yaptığı işe nasıl bir emek koyduğunu, -kurnazlık diye aşağılansa bile- ne tarz kararlarla işini o seviyeye getirebildiğini anlamak yerine patron düşmanlığı yapmayı bir bok sanar, başarılı insanlara ve dahi hayatta bir yerlere gelmiş herkese hasetle bakarlar. Adamın birinin kurduğu bir düzen olmasa ne kendi elemanlıklarının, ne işçi işçi diye yücelttikleri mesleğin icra edilemeyeceğini düşünmezler. Kendilerine ayrılan yerde ortaya koydukları minimum emek, minimum zeka ve minimum beceri ile bütün dünyaya sahip olmak ister, olamayınca suçu düzene atarlar.

Halbuki dünya adildir.

Hemen her düzen de, çalışana bunun karşılığını verir. Çalışmayana da üçün birini verir. Ortaya bir değer çıkarabilenlerin kesesinden andavalları besleyen sistemler de genellikle andavalların başına yıkılır.

Yani dünya adildir.

27 Temmuz 2010 Salı

nittak moment

Nip/Tuck'ın aklımda yer etmiş bir başka sahnesi ile huzurlarınızdayım.

Bu sahne de 3. sezondan. 3. Sezon The Carver sezonu biliyorsunuz. 2. sezonda bir bölümde görünen manyak Carver çok sevilmiş olacak ki 3. sezon boyunca önüne geleni biçti. Bizim doktorlar da onun biçtiklerini bir bir dikti. Pek tabii ki sezon finalinde Carver'ın kimliğinin de, diğer fantastik aksiyonlarının da sırrına erdik. Burda söylemem, seyreden var seyretmeyen var.

Carver denen şeyin olayı şuydu, gece eve giriyor, tuttuğunu çokafedersiniz sikiyor - pardon önce sakinleştirici gibi bir şeyle geçici felç gibi bir şey yapıyor. Yani mağdur her şeyin bilincinde olmasına rağmen hareket edemiyor. Sonra da ağzının iki kenarına iki kesik atarak bir joker suratı yapıyor. Bu arada sene 2005, yani Heath Ledger's Joker daha yok ortalıkta. Bir de bu Carver manyağı bi not mu bırakıyor yoksa direktoman mağdura mı sesleniyor bir lafı var: "Beauty is a curse in the world".

Sesi de bi garip çıkıyo ha

Nip/Tuck gibi ana konularından biri plastik cerrahi ve dolayısıyla "güzellik" olan bir dizide güzelliği lanet olarak görüp insanların güzel yüzlerine çizik atan bir manyağın varlığı da güzel bir konuydu ama koskoca bir sezona damgasını vuran kriminal olay olarak beni hafif baymıştı. İşin güzel tarafı ise, bu kriminal olayı araştırmak üzere Miami şehrine teşrif etmiş koyu İngiliz aksanlı oldukça taş bir dişinin dedektif rolünde diziye eklenmiş olmasıydı. Elbette ki bu abla da Miami'ye ayak basar basmaz üstad Dr. Troy'un radarına girmiş, gereği de son derece düşünülmüştü. Bundan sonra bu ikiliyi pek çok threesome, foursome gibi atraksiyonlarda gördük. Neyse.

Rhona Mitra, dizideki adıyla Kit McGraw.
Feci İngilizdir dikkat.


Sezon boyunca McNamara/Troy'a gelen hemen hemen bütün hastalar The Carver mağduruydu. Ukala uyuz dedektif Kit McGraw ise bu olayları araştırıyor, bir yandan Dr. Troy'a gece gündüz vurmayı ihmal etmiyordu. Bunların bir de kavgalı mavgalı bi olayı vardı, uyuz oluyolardı birbirlerine. Tam bugünlerden birinde, consult'a gelen hastaya yine soruldu "Tell me what you don't like about yourself", hasta döndü, başı önünde, suratta Joker kesikleriyle karşımızda Kit McGraw. Yani aradığı Carver, dedektifi evinde yarmıştı. O da kıl olduğu Christian Troy'a işte kuzu kuzu gelmişti.

Hah işte bu ablanın o durum da benim favorita nittak momentlardan biri oluyor. Sahneyi de eve gidince caps eyleyeyim.

Bu ikiliye de dikkat

Bu dörtlüye de çok dikkat

Şimdi de diziyi seyretmemiş olanlar için spoiler uyarılı bölüm;
Seyretmiş de yarım bırakmış olanlar, seyretmeyi düşünmeyenler de okuyabilir. İzin verdim. Çokkomik.

The Carver çıka çıka bunların ortak diye aldıkları hispanic tipli doktor Quentin Costa çıktıydı. Geceleri evlere girip surat yarmak dışında evine de bir miktar manken kızcağız hapsettiği sezon finalinde keşfedilen The Carver'ın aynı zamanda "estetik operasyonları geri almak" gibi enteresan bir cezalandırma yöntemi vardı. Bunları Christian Troy abimizin düğün günü kaçırdığı müstakbel karısı Kimber üzerinde uygulamıştı. Silikonları çıkarmak, liposuction yapılan bölgelere tavuk yağı enjekte etmek ve yüzdeki kemiklere yapılan ekleme/çıkarmaların tam tersini icra etmek şekli operasyonların bir özelliği de anestezisiz yapılmalarıydı. Kimber bulunduğunda tahmin ettiğiniz üzere haşatı çıkmıştı.

Daha kötüsü, bunu kaçıran Carver, aynaya rujla "i just can't" yazdığı için Christian Troy Kimber'ı pek arayamamıştı bile. Terkedildiğini sanmıştı. Başka arayanı soranı da olmadığından Kimber o evde ortaya çıkıncaya kadar bulunamamıştı. Zaten bulunması da bizim doktorlara gelen bir kargo sayesinde olmuştu. Bir adet silikon protez, memeden çıktığı haliyle kanlı manlı kutuya konmuş gönderilmişti. İçinden de minicik bir yazı çıkmıştı "Beauty is a curse in the world". Bu edevatın seri numarasından filan iz sürülmüştü de öylece Kimber bulunmuştu.

Bu Carver, insanların suratını yarmadan önce tecavüz ediyordu ama hiçbir iz bırakmıyordu. Sebebi sonradan anlaşıldı ki herif meğer strap-on giyiyormuş zira kendine ait "takımı" bulunmuyormuş. Böyle enteresan bir birth defect'e sahip bu kişiyi merak eden doktorlarımız Sean ve Christian araştırmalarını derinleştirince bir de ne görsünlerdi, The Carver/Quentin Costa kimsesiz bir çocuktu ve rahibelerin öğretmenlik yaptığı bir kimsesiz yurdunda büyümüştü. 15 yaşında kız kardeşiyle kaçmışlardı, kız kardeşi de fotoğrafta açık seçik görüldüğü üzere bizim dedektif Kit McGraw'dı.

Bu arada Quentin Costa'nın 3. sezonun bir kısmında Sean'ın eski karısı Julia'yı götürmüş olduğunu da not edeyim.

Bizim elemanlar dumur denizlerinde kulaçlar atarken sezon finalinin son sahnesinde Quentin ile Kit'i bir havuz kenarında sevgiliymişçesine yiyiş yiyiş ve dahi hain planlar içinde görmüştük. Hepimizin ağzı bi karış açık kalmıştı.

Görüldüğü üzere bir bölüme sığan olay ve ters köşe karşısında yer yer oha desek de, şu tek bölümlük aksiyon bir Türk dizisini 2 sezon götürür, bunu da kabul edelim.

17 Temmuz 2010 Cumartesi

ecnebinin guilty pleasure dediği

Sonu güzel bitti diye Aşk-ı Memnu'ya başladım, yepisyeni, 2008-2010 versiyonuna. Karakterleriyle, kabız diyalogları, ilerlemeyen olaylarıyla içimi bayan bu uyuz diziyi geceleri gizli gizli yuuutubdan seyrediyorum, üstünde "meşhur öpüşme sahnesi!" yazan dvd'lerden alacak kadar şuursuzlaşmadım. Baskıyı kaldırabilecek durumda değilim diyelim. Özgüven üzerine edilecek bir çift lafım vardı, yazayım diyordum, şimdi yazsam ne kadar inandırıcı olur bilmiyorum.

ilk sezondan bir tekmil alalım

Romanı okumuşluğum yok, dizinin de, bölük pörçükleri de toplasan 5 bölümünü seyretmişimdir. Yanımda biri varken iyi oluyor, bedavadan dedikodu çıkıyor çünkü. Onun lafına, bunun saçına, ötekinin hıyarlığına kulp takıyorsun. Ne kadar "zamana uyarlanmış" da olsa çünkü, karakterler hala saf, hala küt, hala köşeli. Kağıttan kesme derinliksiz hatlarıyla romandan henüz fırlayıp gelmişler. Elbiseleri, davranışları eğreti; bakışları, hareketleri donuk. Hala yabancılıyorlar etraflarını, 100 yıl dondurulmuş da yeniden uyandırılmış gibiler. Yine de aşkları, hırsları, kırgınlıkları, eksiklikleri sahici. İnsanlıklarının hamurunda bulunan hasletleri zamansız çünkü.

Seyrettiğim son bölümler, Bihter'in ve aşkının sonunun geldiği, etrafındaki alanın iyiden iyiye daraldığı zamanlara geliyor. Romanın sonunu da Alper'e anlattırmıştım, o kadar seyretmeyecektim o kadar okumayacaktım ki, neymiş bunun olayı, nası hikaye bu diye kestirmeden gitmeyi tercih etmiştim. Normalde böyle bir saygısızlık etmem, ama herkes Aşk-ı Memnu konuşurken kitapçıdan gidip Aşk-ı Memnu'nun -kimbilir Twilight çakması dizi afişi kapaklı yeni bir basımını mı- satın almak yemiyordu. Özgüven olayı işte. Kendini haddinden fazla ciddiye almak, yersizce, zamansızca önemsemek.

Yeni senaryo uyarlanırken zaman tüneline sokuldu, Behlül'e operacılar tuluatçılar değil de mankenler ekleştirildi diye beğenmeyen çok olmuş. Romanın özü, o kapalı hayatta, Bihter'in hem gerçekte hem de metaforik olarak köşeye sıkışmışlığında ve yadırganan ahlaktaydı belki ama aradan 100 yıl da geçse, şartlar farklı da olsa, bu zamanın Bihter'leri de yasağından aşık olabilir, daha duvarsız bir hayatta da köşeye sıkışabilirlerdi. 100 yıllık bir Bihter'le özdeşleşemezdik, onu hor görür, akıl vermek isterdik. Yeni Bihter'e de akıl veriyoruz, ben veriyorum, sonra da onunla bir olup ona ağlamaya kalkıyorum. Kabahatlisi de pms oluyor.


Son bölümlerde "oh ulan sonunda foyaları meydana çıkacak, Bihter de Behlül de cezasını bulacak" genel kanaatinin aksine, son dakikaya kadar Bihter'in bir şekilde kaçacağına inanmak istedim. İyiler diye gösterilen, herkesin de bağrına bastığı şabalak sürüsünün ağzı bir karış açık kalacak, Bihter hepsine golünü çakacak, rezaletin faturası da karaktersiz Behlül'e kesilecekti. Öyle olmalıydı, çünkü Bihter gerçek, Firdevs gerçekti ama Nihal, Behlül gerçek değil gerzekti. Sadece kafası çalışmadığı için "iyi" görülüp sevilen karakterlere her ortamda kılım zaten, sanki onların inatları, hırsları, ihtirasları, nefretleri yokmuş da hepsi birer iyilik meleğiymiş gibi. Sanki ellerinden gelse onlar da "kötüler"e kötülük etmeyeceklermiş, kabiliyetsizliklerinden değil de erdemlerinden elleri armut topluyormuş gibi... Ezik Beşir'in hayatını son anında anlamlandırmaya çalışması, uyuz Matmazel'in sabreden derviş gururu, ne oldum delisi aptal Nihal'in kendini hala saf, herkesi hala kötü gören ergen çiğliği ile sebep oldukları kötülük değil de birer meziyet çünkü.

Bu yüzden bu seferlik Bihter'in hakkı Bihter'e verilsin istedim. Vazgeçmediği için. Hayatın, herkesin karşısında durup, savrulmayı reddettiği için. "Yasak" aşkını alkışlamıyorum, hastalıklı inadına, tutkusuna bayılmıyorum ama "aşkımı/acımı kalbime gömerim" ezikliğini erdem sanmaması bile yeteri kadar asil. Romanda onu ölüme götüren motivler farklı anlatılmıştır belki, ben diziden bunu anladım. Anladığım şeyi de sevdim.

Bihter inadı. Laf aramızda bu sahneyi çok sevdim. Bol hormonlu, gençler arasında görmek istediğimiz cinsten.


Finali utanmadan canımı yakan bu yeni Aşk-ı Memnu'nun eski dizisine bakınırken yeni dizinin ilk bölümlerine denk gelip, olayı nasıl başlatmışlar merakıyla seyretmeye başladım önce. Bihter'in o mezarlıkta biten hikayesi, o mezarlığa gömülen "yeni" hayatı, yine o mezarlıkta başlamış meğer. Ağırbaşlılığıyla olgun adamın gönlünü kazanan kalbi kırık Bihter, acılı Bihter'e verdiği teselliyle sarıp sarmalayan Adnan, ölmüşlerine ağlarken birbirlerini bulmuşlar. Birlikte bir hayal kurmuşlar. Bunları ben yazmıyorum hep pms düşündürüyor ben yazıyorum ha. Sonrasında evlilik, Adnan'ın meraklıları sürüsünün koro halinde göz süzmesi; Firdevs'in hesapçılığından, Matmazel'in ezikliğinden, Nihal'in salaklığından susması. Ortak yanları, sinsice sıralarını bekleyip sırayla bu evliliğe musallat oluşları. Sevdikleri adamı bir başka kadına kaptırmanın öfkesini bastırarak diş bilemeleri... Bihter ise, sevdiği adamın bir başkasıyla evlendiği o anı görmek yerine ölmeyi tercih etti. Bu açıdan bakılınca, "sinsi, sevimsiz iskeletor" Bihter'in aslında en harbisinden bir delikanlı olduğu da görülüyor.

Neticede, bu hikaye nasıl başlamış, kim kimmiş, neden bunlar sürekli birbirlerine göz süzerken arkadan gergin gergin müzik çalıyor diye merakımdan gele gele 8. bölüme kadar geldim. Anlamadığım bir şekilde bu uyuz dizinin 90 dakikalık bölümde tek bir günü bile anlatamıyor olması bana batmıyor. Mesela Hilmi Önal'a bayılıyorum -kendisi bu versiyonda icat edilmiş bir karakter- saraydan çıkma gibi değil de, senin benim gibi "nası da kodum çocuğu" ağzıyla konuşmasına, demode kafalara giydirmesine hasta oluyorum. İçten pazarlıklı huysuz cadı denen Bihter'in yeni bir hayat kurma çabalarına inanıyorum, annesinden kurtulmasını, yeni ailesine kendini sevdirmesini istiyorum. Uyuz Nihal'in ağzına ağzına vurmak istiyorum, ilgi çekmek için yaptığı tutarsız hareketleri, sürekli olmuş gibi konuşup bir gıdım da olmadığını gördükçe onu da sevip özdeşleşenlere karşı daha da cinleniyorum, cinnetleniyorum. Behlül'ü çocukların abisi, Bihter'in hastası olarak görmek hoşuma gidiyor. Bihter Behlül'ü yamulttukça yamultsun istiyorum. Umarım hakkıyla yamultmuştur geçmiş bölümlerde.

Bir yerlerde ikiyüzlülüğün, beceriksizliğin ve aptallığın cezalandırıldığını görmek istiyorum. Değilse oturup kendim yazıcam bak.

İnce vücutlu bir kimse, götten bacak da olsa mankenlik yapabilir. Aşk-ı Memnu bu bakımdan bütün götten bacaklılara umut ışığı oldu.

Aşk-ı Memnu kadınlarına giydirilerek göze sokulmaya çalışılan Türkiş tasarım elbiseler. Adeta 90'lardayız da Issey Miyake memleket toprağına ayak basmış. Yemezler.

Bu Behlül'ün tipi ilk bölümlerde iyiymiş, son zamanlar iyice bir ablak, bir dobik surat olmuştu. Either way laz uşağı tipini sevmem. Yanlış anlama olmasın.

8 Temmuz 2010 Perşembe

atlas shrugged okuyorum - hâlâ

Serviste okurum ohh kalın kalın diye başladığım Atlas Shrugged külliyatı ile bir senemi doldurmak üzereyim. İki ayım kaldı sanırım. En uzun süre okuduğum kitap rekoru şu an tam bir sene ile Hobbit'in elinde. Atlas Shrugged neyse ki daha uzun.


Bu fikirlerimi kitabı bitirdikten sonra yazacaktım ama kalan sayfalarda ilginç bir şeyler olacağına ümidimi kaybetmek üzereyim. Normal ilginçlikte şeyler oluyor, fakat içimden bir ses John Galt'a kötü bir şeyler olacak diyor. Sonlara doğru yaklaşık 100 sayfa tutan bölüm sonu canavarı gibi tiradından sonra okuyucu olarak John Galt'ın hala yaşamasını istiyorsam bu da sırf diri vicudu doprak olmasın diyedir. Zaten onun bir kabahati yok, bütün kabahat "dur lan bu ibneler anlamamıştır unutmuştur şimdi" diye bin küsür sayfalık kitabın anafikrini yüz sayfalık bir tiradla hızlandırılmış kurs gibi, okuduğumuzu anladık mı gibi tekrar etme gereği duyan yazarın. Bunun bilincindeyim. Bir de olayların sürrealliği yüzünden romanla bağlantım çoktan koptu. Hani Neverland ortamına bile tamam ama, bi kadın düşünün, bütün ideal ve kaslı erkekler ona aşık olsun ama aynı zamanda birbirleriyle de çok iyi dost olsunlar. Dost ne, bayılsınlar birbirlerine, hayran olsunlar. O onun ticari başarısına, bu bunun sanayi aşkına tapsın. Kadın birinden birine switch ederken öyle smooth reaksiyon göstersinler ki kadının beynindeki switch bile daha sancılı olsun. İşte böyle sürekli bir "peki hayatım, zaten biliyordum benim son olmayacağımı. seni hep seveceğim" kafası ortama hakim olsun. "onu ben elimde tutamadım, hep kendi dallamalığım ama seni seçerek çok iyi yapmış ehe" gibi gerçeküstü laflar eden karakterler yüzünden felsefeden de anafikirden de soğudum. Objektivizm mi godoşizm mi belli değil arkadaş, duygulara yer yok derken, o kadar da değil. Herkesin bi sınırı var.

Şimdi zihinsel kondüsyonum müsade etse, bir zamanlar yazılan roman/film karakterlerinin karakter değil kahraman, kötü adamların da kötü adam filan değil bildiğin iblis olduğunu, zamanla bunların değişip gerçeğe yaklaştığını ve böylece mazur görülecek noktaları da yazarım ama ona benzer bir şeyler yazdım sanırım daha önce. Bugün bu godoş tavırları ve Dagny Taggart'a aşık olmuş heriflerin birbirlerine gizliden gizliye eşcinsel hisler besleyip beslemediklerini merak ettiğim için onlardan dem vurmak istiyorum. Bi adam aşık olduğu kadını "zaten sonuncunun ben olmayacağımı biliyordum" diye bırakıyorsa herhalde başkası vardır. Eh ortalıkta doğru dürüst kadın olmadığına göre geriye kala kala sevdiceğinin eski sevgiceğiyle arasındaki sevgi-nefret-dostluk-hayranlık dolu ilişki kalıyor - ki hiç mantıksız değil. Ayrıca Neverland'de bir gay çift olması politically çok correct olabilir. 50'lerde böyle şeyler yokmuş ama bugün olsa yeriz yani, zamanın şartları kaldırır bunu. Zaten çok merak ediyorum neden Atlas Shrugged dizisi yapılmıyor diye. Aşk-ı Memnu ve Mad Men ekibini göreve çağırıyorum, Ayn Rand'ın ölümsüz eserinden Atlas Shrugged'ı çekmek üzere. Bak çok güzel olacak diyorum.

6 Temmuz 2010 Salı

aklımdan öyle geçiyor

Cahil ve yetersiz insanlarda garip bir narinlik, bir kırılganlık oluyor. Bir davranışın, bir hareketin uluorta eleştirilmesine bir anda, bütün iyi niyetleri ve kırılganlıklarıyla karşı çıkıyor, hemen "mazlumun tarafı"na geçiveriyorlar.

Her zaman üzerlerine alındıklarından değil ama, çarpık bir haklının yanında, haksızın karşısında anlayışları olduğundan; "güçsüz" olanı "haklı" görüp o an sesi çıkan tarafı da otomatik olarak "güçlü" ilan ettiklerinden, aynı otomatik davranışla eleştirilen her şeyin yanında duruyorlar.

Üzerlerine alındıkları vakit, alabildiğine kişiselleştiriyor ve mevzuyu derhal "sen bana böyle diyorsun ama sana da yapılsa hoşuna gider mi", "bak ben hep kibar cevap veriyorum" zeminine çekiyorlar.

Muhatap olduğum toplulukta bu adamlardan varsa, konuşmayan, çekingen insan olurum. Ortama henüz alışamamış gibi dururum.

16 Haziran 2010 Çarşamba

nasıl komik olunmaz

Gönül isterdi ki sevgili okurlarıma burada nasıl komik olunacağını detaylarıyla, çözümlü örnekleriyle anlatayım ama paramız buna yetti. Zaten burda komiklik şaka okulu açacak değilim, Yılmaz Erdoğan yaptı onu, sonuç meydanda. Burada kimlere gülmeliyiz, kimlere gülmemeliyiz konulu eserimle topluma bir ışık tutmayı, komik olmayan işlerin kamuoyunda yankı ve para bulamayarak devam etmemesini sağlamayı amaçlıyorum. Bir nevi sosyal sorumluluk yani.

Yine de nasıl komik olunmayacağını bilmek de, komik olmak için önemli bir adım. Anlayanlar için buradan çıkarılacak çok dersler var zira.

Öncelikle komikliği, komikçiliği yazılı ve sözlü olarak ikiye ayırayım. Yazıdaki komiklikle sosyal ortamda espri yapmak ne kadar gereksiz kaçıyorsa, arkadaş arası argosuyla yazı yazmak da o derece yavan kalıyor. Yazılı komikliklerde sıkça yapılan hatalardan birini de böylece derhal idrak etmiş olduk.

Diğer yazılı komiklik hataları;

- Tamlamalar, gereksiz oksimoronlar

Kahverengi botlarını bağlarken aç kalan/geç kalan tırtıl, kuzey kutbunda üşüyen penguen gibi tamlamalar; komik bir hadiseyi betimlemek için bağlamından iyice çıkıp ayazda kalmış bekçi uzvunun rengi benzetmesi yaparken bekçinin kan dolaşımı ve vasküler problemlerien girip çıkmalı pasajlar komik değildir. Göndermelerle, zeka dolu ipuçlarıyla zenginleşirilip bir dantel gibi işlenen bu cümleler okuyanı yorar. Bu tarz lafların ses getirmesi güldürmekten ziyade "bakın bakın ben bunu anladım ehe mehe" amacına hizmet eder. Bunları kimse gerçekte beğenmez, beğenen varsa da espri anlayışını yıllar önce kaybetmiştir.

- Benzemeyen benzetme

Benzetme yapayım derken benzetilen şeyin sönük kalması, benzetmenin alıp başını gitmesi hali. Bir de böyle, aslında benzetmeye hiç gerek yokken yapılan "yağmurda kalmış saksağan kuşu gibi ıslandım", "uykudan uyanmış baykuş yavruları gibi gözlerim pörtlek pörtlek bakkala koştum" tarzı benzetmeler asla komik olmuyor. Benzetme sanatının sırrı, tarifi zor bir durumu yaygın olarak bilinen bir başka durumla tarif etmektir. Mübalağa serbesttir. Ama sırf komik olsun diye tarifi zor durumu tutup az bilinen, az rastlanır "subtle" bir duruma benzeterek tarif etmek istenen sonucu vermez. Hele tarifi hiç zor olmayan, gözlerin sabah vakti hafif şiş olması, yorgunluktan ayakların şişmesi gibi durumları saçma sapan benzetmelerle bezemek iyiden iyiye iticidir.

- Çözebilmiş değilim/Anlayabilmiş değilim

Bunları yazısının bir yerlerinde kullanmış kişi, garipsenmesi, komiksenmesi gerekirken kanıksanmış birtakım şeylere dikkat çekmeye çalışıyor demektir. Herkes buna alıştı, bir ben alışamadım, bir ben anlayamadım karagözlüm civanım diye dertlenen yazarın asıl şikayetçi olduğu tabii ki anlayamamak/çözememek değil, herkesin görmezden geldiği konunun kendisine verdiği rahatsızlığın ne büyük entelektüel kaygılar taşıdığını vurgulamaktır. Öyle olsa "anlayamadım" der, "anlayabilmiş değilim" demez.

Bir zamanlar yazılara hoş bir naiflik, bir efendilikle eleştirmece katan bu kalıp kullanıla kullanıla eskimiş, anlamını yitirmiştir.

- Efendim, zira gibi kelimeler


Yazılarına "Efendiiim" diye başlayan adam o mahalledeki hem serseri hem efendi, fırlama ama büyüklerine saygıda kusur etmeyen, küçüklerin gözdesi, tatlı abisi olmaya oynuyor ve birazdan komiklik yapacak demektir. Aşık olduğu kıza şiirler yazıp aşkın en saf halini tanımak ve tanıtmakla görevli bu abimiz aynı zamanda bacım konseptli koruma kollama tavrı ile de değerlerini kaybetmemiş toplumun gözdesidir. Başka mahalleden kızlara aşık olur. Bu tipi bir ara uzun uzun anlatayım ben, maddelere sığabilecek birisi değil zira.

Yazılarda efendim tavrı, gösterişli bir tevazunun, hacivat karagöz sanatçısı gibi, meddah geleneğinden gelme gibi gösterilmeye çalışılan nüktedanlğın işaretidir genellikle. Okura efendim çekme, başımızın tacısınız yapma halidir. Gençlerde fevkalade özenti oluşturmuş olacak ki 21 yaşındaki adam "siz de öyle yapınız efendim" diye tavsiyelerde bulunur. Efendim demese "akıl mı veriyon lan ibiş" diyecekmişiz de, efendim deyince o akıl vermeli ifadeler sevimli bir hal almış, ibişi hemen efendilik kalkanının ardına saklamış gibi.

İçinde efendim bulunduran yazıda muhakkak zira, bilakis, lakin, bilhassa da kullanılır. Genellikle de yanlış kullanılır. Bunların da doğrularını yazayım, iyi niyetle kullanmak isteyen olursa faydasını görür.

Zira: Çünkü demek. Yazıda çünkü yerine kullanılacak, "ama" yerine geçmez.
Bilakis: Aksine demek. Zıt ifadeli cümle ile kullanılır. Bir önceki cümledeki fikrin paralelinde giden cümleye bilakis eklenmez. Bilhakis yazılmaz.
Lakin: Ama demek. Lağkin, lahkin denmez.
Bilhassa: Özellikle demek. Vurgulanmak istenen duruma işaret eder. Vurgulamaca yapılmayacaksa kullanılmaz.

Zaten bu kelimelerle komikçilik yapanda kabahat, o dedesel yabancılık, şirin yadırgamacılık filan nasıl rahatsız edici anlatamam.

- Zımbırtı

Hem sözlü, hem yazılı komiklikte sıkça yapılan hata da zımbırtı kelimesinin komik olduğunu düşünmek, cümleye bir anda neşe katacağına inanmaktır. Adı bilinmeyen bir şeye zımbırtı demek komik değil ama, adı bilindiği halde bilinmiyormuş gibi yapılıp onun önemsenmediğini göstermek için zımbırtı demek resmen korkunç. Zaten zımbırtı da uyuz bi kelime. Türkiş vahşi batı filmlerinde papel diyen kovboylar gibi gizmo, gadget yerine zımbırtı da dile yakışmıyor. "Şey" de onun yerine, zımbırtı ne lan?

Sözlüleri de bir başka zamana bırakırken to be continued diyerek de gerçekten kötü bir komiklik çabasını da ekleyeyim ki uygulamalı bir ders olsun.

14 Haziran 2010 Pazartesi

onlara da hak vermiyor değilim

Şarkıcı markıcı ünlü takımının en çok gündem yapan, adından sözettiren olayı kiminle iş pişirdiğidir. Hatta birtakım nüktedan insanlar "kim kiminle programı" diye isim takıyor, o programların esas olayı da bilindik kişileri yanyana yakıştırmaca, gecelerde kovalamaca, sıkıştırıp gözüne ışık tutarak sarhoş sarhoş konuşturmacadır. Konuşturmak da ne, bilmemne yasa tasarısını, milli savunma bakanının adını sorarak değil basbaya yanındakiyle ne ayaksın diye deşelemek. Onu da yaptılar gerçi, mekanlarda alkolden haptan iyice sünger gibi olmuş dimağlara cumhurbaşkanının adını, Atatürk'ün annesinin adını sordular ama o komiklik pek tutmadı galiba, vazgeçildi.

Bu olayların ciddi ciddi muhasebesini tutan da var, mesela birisi birisiyle görüldü ve sadece arkadaşız çekti mi hemen arşivde alakalı eşelenecekler listesine alınıp daha yakından takibe başlanıyor. Olur da bir sonraki sefer, bir başka zaman birlikteler listesine girerlerse hemen eşelenecekler listesinden eşleştirilip "arkadaşız dediler ama arkadaş arkadaşı böyle diller mi allasen" şekli bu olay başlarına kakılıyor. El ele ilk görüldükleri yerde karşılarına dikilinip "hani aranızda bir şey yoktu" diye hesap soruluyor.
SadeceArkadaşızgillerden birileri

Şimdi bunlara bakılıp özel hayatın gizliliği, sananesi bananesi konuşulur ama, bir de o işlerin belirsizliği var. O hiç konuşulmuyor.

Yolu sevgiden geçmiş herkes bilir ki şurdan burdan tanışılmış biriyle bir iki kere çıkılarak hasıl olmuş yakınlaşma, bir ilişkiye dönüşecek olsa da olmasa da başları fevkalade belirsizdir. İlişkilerin genel dinamiği, insanlığın genel problemi bu. Peki bu ünlüsü şanlısının ne üstünlüğü var ki o safhadaki bir ilişki üzerine, kameralara karşı konuşabilsin? Ne desin yani adam "İkinci defa çıkıyoruz, bu buluşmanın sonunda evin önünde bir öpücüğü bulabilirsem sonraki buluşmada da işler yolunda giderse bir isim koymamız, ilişkimize hüseyin dememiz mümkün. Ama şu an bilemiyorum" mu desin? Tabii ki bilmeyecek, tabii ki geveleyecek, tabii ki "aramızda bir şey yok" diyecek. Arkadaşa karşı bu yorumları yapmak belki mümkün ama, televizyona, kameraya karşı, yani bir iki kere çıkılmış o insanın da duyacağı bir mecrada bundan fazla açıklama yapmak biraz daha göt ister. Üstelik daha bunun "amman ağırdan alayım adam/kadın sarmasın" "aman kendimi naza çekeyim" "ötekisini de terketmediydik daha lan?" endişeleri var, oralara hiç girmiyorum bak. Daha yeni yeni filizlenen bir ilişkinin başında dangoz gibi "iyi bişeyler olucak sanırım şeytanın bacağını kırıyorum artık ^^" denirse diğer taraf oradan ışınlanmasın da ne yapsın?

Ünlü de olsa neticede insan insandır, ilişki ilişkidir. Adamlara yalancı adi pislik demeden önce bunları da düşünelim, zor hayatlar bunlar. İki gün çıktı ayrıldı, maymun iştahlı perihan, çapkın haydar diye etiketlemeden önce kimlere göz süzüp kimlerlen kaçamaklar ettiğimizi düşünelim. Yazık be adamlar gençliğini yaşayamıyor bu yüzden. Hep bu toplumun yargılayıcı tavrı.

Peki arkadaş arkadaşa bunu yapar mı? Ortam olursa yapar der, onlara da hak veririm ne yapayım...

20 Mayıs 2010 Perşembe

lost biterken

Lost bitiyor ulan Lost, bitmeden iki çift laf edeyim de bittikten sonra ne desek boş zaten. Geçen haftaki bölüme ağız dolusu küfür edenler, finalden sonra gözlerinde tomurcuk yaşlarla Lost'un badem gözlerini anlatacaklar boy boy. Ben anlamsız konuşmamı yapayım da sonra uğurlarız Lost'u. Hem de girizgah olur. Bunu sana borçluyum Lost.

İçimde kalmasın aman yazayım dediğim bütün tırrık yorumları buraya dökmek niyetindeydim ama şu an düşününce aklıma tek gelen "Jack'len Kate çok tatlı yeaa" oluyor. Kate'e son sezon bayağı bi kıl oldum, gereksiz hareketleri, her boka burnunu sokması, kendini hababam atraksiyona koşması filan sinirime dokundu ama Jack'le Kate'siz bir Lost olamazdı. Gerçi gerenksiz kahramanlıkları, denyo hareketleri ile Jack de en hayranı olduğum karakter değil ama bi şekilde seviyorum ipneyi. Hani böyle günahıyla sevabıyla bizden biri, adeta bir bakkal amca, Susam Sokağı'ndaki bir Hakan Abi gibi. (memeleri sütlaç gibi olan bir bakkal amcayla ne tarz bir erotizm yaşanabilir, komik olmayın lütfen) İlk sezonlardaki badak halleri, "i had her, and i lost her" Kate'e olan umutsuz aşkı ile de bir gönül adamı Jack; sorumluluk sahibi, hafif duygusal, yer yer ağlak, yufka yürek. Aynı zamanda ıssız adada adam gütme, others kabilesine içten sızma, adanın götünde bomba patlatma gibi süper kahramansal atraksiyonlar icra etmiş, özgeçmişini dantel gibi işlemiş bir güzel insan. Jack'siz bir Lost neye benzerdi bilemiyorum, iyi ki herifi ikinci bölümde öldürmemişler (youtube'da aktörlerin audition'ları var, Kate'in repliklerinde Jack'in öldüğünü söylüyor). Zira benim için Lost demek biraz da Jack'in küçük emrah gibi/şaşkın/yorgun bakarken 1-2 saniye içinde 32 diş sırıtışa evrilişidir, inanç dünyası çiçekleri gibi açan suratıdır.

Paint kullanarak meydana getirdiğim bu eseri tüm sevdiklerime armağan ediyorum.

Koskoca bir televizyon fenomeni olan Lost'u Jack ile Kate ile anacak değilim ama şimdi gelin itiraf edelim ki Jack-Kate-Sawyer gerilimi olmasa Lost bu kadar tutmaz, tuttuğunu koparmazdı. Gizem filan da bi yere kadar, bütün karakterleri kendi işinde gücünde ve sokakta her gün görülecek tipte olan bi dizinin tuttuğu nerde görülmüş, yalansa yalan de? Yeri geldi haftaya noolucek diye kaşıntılar bastı ama Kate ile Jack murada erince hafif bi rahatlama olmadı değil. Yine de benim en favorita Kate-Jack moment ikinci sezonda. Hani sezon başında bunlar hatch'i bulmuş, 108 dakika nöbeti tutuyorlar, bir yandan da yaptıkları gemide others ile karşılaşan tayfadan Sawyer vurulmuş, bişeyler bişeyler. Ormana kaçan Kate ağlamaklı olduğu sıra Jack'in buna gösterdiği bir şefkat var ki oradan sonra yine de yüz vermeyen Kate'e ne desem az.

Ulan arkadaş, okulun popüler kızlarıyla oğlanlarının ergenlik sivilcesi gibi ilişkilerini ballandıra ballandıra anlatan yancı çirkin kızlar gibi oldum ya. Bunların hayatı yoktur, olacağı da yoktur, varsa yoksa bunlara özenir ama öyle olmayı akıllarından bile geçiremezler ya, o hesap. Kişilik bozukluğu oldum burda ayol.

Neyse, aklıma gelen diğer tırrık Lost olaylarını da bir ara yazarım belki. Ne ara yazacaksam, dizi bitiyor. Bittikten sonra herkes dangoz dangoz teoriler yazacak her yere, aslında öyle olduydu da böyleydi de diye. Lost'un bu kadar popüler olmasının kötü taraflarından biri de, seyrettiğinden habersiz, gerçekten salak bir kitleye de ulaşmış olması. Bu salak kitle diziyi götüne seyrettirip, sonra da olmuş şeyleri hiç görmemiş gibi saçma sorular soruyor, beni benden alıyor. Mesela 6. sezonun alamet-i farikası flash-sideway iken, sezon ortasında Koreli elemanların evli olmadığı flash-sideway'i görüp "ağbe neoldu, bunlar evliydi hani" diyen adamları gözümle görmesem böyle konuşmam. Bu adamın bir de teori üretmesi var, ne bileyim daha hala Nikki ve Paolo'ya ne olduğunu açıklamazlarsa çocuğumu keserim diyen denyolar var.

Bunların yanında teori üretirken tozutup dünyayla bağlantısı kesilen bir güruh da var. Senaristler kendi söylüyor işte, "bizim hayal gücümüz fan'lerin hayal gücüyle yarışamaz bile - you're amazing guys you really are" diye (taam ya devamını ben attım amazing kısmını). Locke karakteri hakkında merak ettiklerimizi belki hiçbir zaman öğrenemeyeceğiz, adadaki Others'ın hikayesini çok da iyi bilemeyeceğiz, Charles Widmore, Alvar Hanso, Dharma Initiative hakettiği kadar açıklanmayacak belki ama bu saatten sonra bunları sayıklayarak delirmenin manası yok. Adamların çok da şahane olmayan olaylar üzerine yarattıkları gizem öyle bir büyüdü ki kendileri bile şaşırdılar belki. En baştan "Her şeyin bilimsel bir açıklaması var" deyişleri bile "adada manyetik alan var, çok kuvvetli manyetik çekim olursa zaman yolculuğu mümkün olabilir" tarzı bir sikimsonik bilimselliği kastediyor olabilir. Seyirci de az andaval değil yani, sanki kuantum fiziğini anlatacaklar sana iki sezon diziyle. Hap yapıp kötüne sokacaklar. Dizi işte lan nolcak nolcak amma lafı döndü, eşşeğin ziki olacak afedersin, ne olacak? Ortalama bi dizi finalinden biraz daha şaşırtıcı bitecek, olan bu. Sen olayın tadını çıkarsana. Muhtemelen televizyon tarihinde efsane olacak bir diziyi kendi döneminde seyrediyorsun, buna şahit oluyorsun. Televizyonu, popüler kültürü* küçümseyenlerin umurunda olmasın, benim umurumda. Lost'un ikinci sezonundan sonrasını hafta hafta seyrettim ve her dakikasını sevdim. Üzerinde çok konuşulacak bir şeye şahitlik ettim, dünya üzerindeki bir sürü kişiyle beraber heyecanlandım. Final nasıl olursa olsun dizi güzeldi, kötü bir finalin bile bunu değiştireceğini sanmıyorum.

Gelmiş geçmiş en akl-ı selim sahibi Lost seyircisi triplerimle bezediğim bu yazımı da burada sonlandırıyorum. Finalden sonraki yayına çağırıp madalyamı da takacaklar söz aldım.

*Popüler kültür lafını kullanana sosyal medyayı da yanında veriyorlarmış ama ben nereye sokacağımı bilemedim. Burda dursun şimdilik. Elimde kalacaktı değilse.

13 Mayıs 2010 Perşembe

piratik bilgiler

Aklıma ara sıra geliyor böyle pratik bilgiler, hem kendim unutmayayım, hem laf olsun diye aklıma geldikçe yazayım.

Hazırsanız başlıyorum. Bir. Diyelim ki son derece makyajlıyız ve gün sonu geldi, makyajı çıkarmak icap ettiği halde elimizin altında bu işe uygun bir malzeme bulunmuyor. Arkadaşta kalma olur, umulmadık bir yerde bulunma mecburiyeti olur. İşte bu durumda göz makyajını bir parça pamuk üzerinde el kremi, losyon tarzı bulunması nispeten daha kolay bir malzemeyle çıkarmak mümkün oluyor. Neticede çantalarda ve gidilecek herhangi bir evde, bakkalda şurda burda bulunabilen bir şey. Ulan makyaj temizleyiciyi bulamadık pamuğu nerden bulalım diyenlere ise şöyle yumuşak dokulu kağıt mendil iş görür diye tahmin ediyorum. Üstelik bu kremler genelde yağ bazlı olduğundan waterproof makyajı da bir nebze çıkarır. Her zaman yapılsın diye değil tabii ama suratta makyajla daha uzun saatler geçirmekten daha iyi.

One picture worth a thousand words demişler ama bu resim ile aynı tadı yakalayabildim mi bilemiyorum.

Ten makyajında da çalışır muhtemelen bu, ama cildi yağlı olanlara sıkıntı olur. Onu düz yıkamak daha uygun olabilir.

5 Mayıs 2010 Çarşamba

türk ünlüsünün internetle imtihanı

Bir merhaba deyip hemen başlıktan üzerinize doğru esen kompleks rüzgarını keserek başlayayım. Türk ünlüsü lafı asla bir "aman bizim ünlüler böyle oluyor işte, ne de olsa Türk ünlüsü" algısı vergisi yergisi içermiyor. Genel olarak dünya çapı ünlüleri, Amerikan selebritileri ve Alman şarkıcılarının ünlülerini yeterince incelemediğimden scope'umu belirtme, territory'mi mark eyleme amacıyla ekledim Türk kısmını. Ben ancak türkiş ünlüleri takip edebiliyorum çünkü, onları da twitter'ım elverdiğince, sabrım yettiğince yapıyorum.

Türk ünlüsünün internetle imtihanı daha en baştan ikiye ayrılıyor. İnternetin kendisiyle münasebetler çoğu zaman orta şekerken, internetteki içeriğin önemli bir bölümünü oluşturan sosyal medya sakinleri ve internet yazar çizerleri ile imtihan daha çetin olabiliyor. İnternetteki mevcut içeriği bile hazmetmekte zorlanan Türk ünlüsünün sosyal medyayı ve o her kafadan bir ses kaosunu, hele ki o çıkan seslerin hoşuna gitmemesi durumunu kabullenmesi çok zaman mümkün değil. Zira ego yaşken eğilir ve ünlü egosu ünlü oluncaya kadar mümkün mertebe tahtaya, taşa bağlamıştır. Yoksa o ışıltılı dünya nasıl üstüne üstüne gelir insanın biliyor musun?

Ünlü adamın internetin kendisiyle münasebetini ilk defa Cem Yılmaz'a televizyonda "internetle aranız nasıl" sorusu sorulurken düşündüm; ben bir Cem Yılmaz olsam, internetle ne derecede muhatap olurdum?

Evvela okuyup bilgi edinmek, haber almak için kullandığımız internet, daha sonraları okuduğumuzu anlayıp cevap verdiğimiz bir mecraya dönüştü. Ulaştığımız içerik daha çeşitlenirken o içeriğe katkıda bulunma imkanlarımız arttı. Kendimizi ifadenin önündeki engeller bir bir kalkmış, kimlikler, kişilikler, fikirler ve her şeyler özgürleşmişti. Sıradan bir insanın düşündüğü, ürettiği herhangi bir şey ile tanımadığı insanlardan oluşan bir kitleye ulaşmasını internet sağlıyordu ve bu da sıradan insan için anasının babasının görmediği (yani bir önceki nesil demek istiyorum, anaya babaya bacıya saygım olmadığından değil) şahane bir imkan demekti.

Bu fikirden hareketle -mesela- Cem Yılmaz, zaten düşündüğü, ürettiği herhangi bir şeyi eski usulden kitle iletişim araçları vasıtasıyla kendisini tanımayan insanlardan oluşan bir topluluğa ulaştırma imkanına sahipken internette daha ne yapabilir diye düşünmekten kendimi alamadım. Bu tarz bir adamın, düz adam gibi sosyal medyalarda forumlarda şurda burda kendini ispat etme derdine düşmesine gerek yoktu. Kimliğini ifşa etmediği sürece, bu işe sıfırdan başlarsa o, internette bir hiçti. Sıradan adam, fikir ve sanat eserleri ile meşhur olma düzleminde zaten bir hiç olduğundan internette hiç olmak ona koymuyordu. Onun yerine, hiç kimliğinden bir şeyler inşa etmeye hevesi ve isteği, hatta azmi vardı. Gerçek hayatta seçme imkanı bulunmayan her türlü olumsuz durumdan azade, tertemiz mis gibi bir kişiliği olması bilakis hoşuna gidiyordu. Şu haliyle de internet, gerçek hayatta her şeyinden memnun olan birisinin yeni bir kimlik inşa etmeye uğraşacağı bir yer değildi.

Bu sebepten internetin sosyal medyalarda sanal kişilik yaratma eylemlerine hizmet etmekten çok daha fazla işe yarar bir icat olduğunu başta ünlüye, sonra düz adama anlatmak günden güne zorlaşıyor.

Ünlü internetten gazete okusun, ünlü internetten alışveriş yapıp ara sıra karikatürlere, komik resimlere baksın. Bunlar da temel vakit geçirtgeçi. Temel olmasının yanında delicesine teknik ve zihinsel donanım gerektiren şeyler değil. Zamanında hepimiz yaptık, belki hala yapıyoruz gelin itiraf edelim. Bunların dışında genel olup biteni, varlığı sadece internet ile mümkün olan yeni fikir ve mecraları, başka başka iş kollarını takip etmek, bunların sunduğu ortamlarda var olabilmek bile ciddi bir emek ve mesai haline geldi. Hemen her türlü içeriğin interaktivite gerektirip ekmeğe denk köfte prensibiyle çalışması, birtakım dimağları zorlar oldu. Bunun neticesinde "ay ben anlamıyorum öyle şeylerden yaa" diyen ünlüler türedi. Günümüzde facebook'taki işleyişe aklı ermeyen, bilgisayarında dns ayarı yapınca "yutuba gireyim derken az daha bilgisayar mehendisi oluyordum"(yavaş ol da saçın başın dağılmasın çokafedersin) buyuran ünlüler mevcut.

chp kadın kolları fahri başkanı sibelalaş da bir ünlü. twitter'ı da var. onu rastgele seçtim desem bana inanır mısınız?

Bunu çok zaman ünlünün ünlü olurken geçtiği taşlı yollarda zihinsel mesaisinin önemli bir bölümünü harcamış olmasına, bizler internetli hayata ayak uydururken onun ışıltılı dünya, beyaz cam, renkli koltuğa uymaya çalışmasına bağlamak mümkün. Çünkü bizler sıcak yatağımızda yatarken çoğu sabaha kadar mesai yaptı, bizler tatildeyken onlar işteydi mesela. Bu yüzden ünlünün kavrayışı, anlayışı ortalama üstü ünsüz insan kadar kıvrak değil, bu bir gerçek. Bir diğer gerçek ise ünlü olmuş çoğu kişinin, onu ünlü eden marifetini akademik hayatla paralel götürmemiş olması. Akademik derken, her oyuncu her şarkıcı doktora sahibi olsun, üniversite bitirmemiş olanı adamdan bile saymayalım değil, normal öğrenim hayatından bahsediyorum. Genel eğitim hayatı genel olarak teklemiş, alternatif yollara sapmış ve o yollarda sebat edip para eder işler çıkarmış insanlar entertainer ve ünlü oluyor, genellikle. Akademik yetersizliği de çok zaman içinde bir ukde kalıyor ve kah sonradan satın alınan bir akademik kariyer, kah akademik kabiliyet içeren/gerektiren her türlü eyleme tepeden bakma şeklinde tezahür ediyor.

Akademik hayatı fena olmayan gazeteci/yazar/araştırıcı takımının ünlüsünün çaresine ise ünlü olmanın getirilerinden biri olan ünlü egosu bakıyor. Bu egonun arkasında duran okumuşluk ancak çokbilmişliğe, tepeden bakmacılığa hizmet edebiliyor. Anlamadığı şeyi beğenmeme hali, internet karşısında küçümseme oluveriyor. İnterneti küçümserken kazara içerik oluşturan insanları da küçümseyen ünlü ise beğenmediği sosyal medyaları ve oluşturdukları internet bulutunu bir anda karşısında bulabiliyor.

okumuş ünlülerimizden cüneyt özdemir, arkasında kitaplarla göz kamaştırıyor.

Ardından ünlü ile internet, ünlü ile sosyal medyalar karşılıklı geliyor. Başka ünlülerin programlarında, televizyonlarında, gazetelerinde ünlü ünlüye dertleşmeler yaralara merhem olsun isteniyor. Zira ünlü, bugüne kadar hiç tanımadığı, bilmediği bir şeyle karşı karşıya. Magazincilerle nasıl mücadele edeceğini yeni yeni öğrenmişken bir de internetler yüzünden ağzından çıkanı tartmak zorunda.

Küçük ünlünün sosyal medya canavarı karşısındaki halini de bir başka zaman yazayım. Yoruldum ya, ünlenmiş kadar oldum. Ünlü olmak çok zormuş gerçekten. Çok empatik oldum bugün.

19 Nisan 2010 Pazartesi

at hadisesi

Haberi galiba perşembe günü çıkmıştı, İnciraltı Atlı Spor Tesisleri'ndeki 5 yarış atı, komşu çiftliklerin buz gibi ahırından gelen bir atın "tecavüzüne uğramış"tı.

Tecavüz olayı, tecavüz lafı, kasti olarak mı dalga konusu yapılıyor, yoksa halkından habercisine toplu bir cehalet nöbeti mi geçiriliyor bilmiyorum. İnsanlar etrafta "damacanaya tecavüz ehihi mehihi" diye gülerken tecavüzün bu olmadığını söylemekle söylememek arasında kalıyorum, ve birisi milletle kafa buluyor diye düşünmeyi tercih ediyorum. Çünkü tecavüz; saldırı demek, bir hakkı elden almak, bir iradeyi hiçe saymak anlamlarını da içeriyor. Cinsel saldırının genel adı tecavüz mesela, ama komiklik olsun diye eşeklere, damacanalara ve deterjan kutularına da tecavüz edilmiş diye konuşup gündemimize neşe katabiliyoruz.

Bilenler alınmasın, ben bilmeyenlere söylüyorum; tecavüz işi, bir irade karşısında yapılır. Cansız ve iradesiz varlıklara tecavüz edilemez. Aynı şekilde, hayvanlardan biri filanca çiftlikten ipini koparıp gelmiş bir yaban, diğer hayvan asil bir yarış atı ise yine olaya tecavüz denmez. Hayvanların bu tarz sosyal sınıflandırmalardan, asaletten filan anladığını da sanmıyorum.

Hayvanlarda tecavüzün mümkün olup olmadığından bile emin değilim. Bir hayvan diğeriyle çiftleşecekse önce dişinin dikkatini çekiyor, dişi onu kabul ediyor, böyle olmuyor mu? Zaten herifin çiftleşme zamanı belli, hem dişiler, hem erkekler çiftleşmeye hazırsa bir zorla sahip oldu durumu olabilir mi? Kaldı ki hayvanlarda bir ya benimsin ya kara toprağın içgüdüsü de yok bildiğim kadarıyla. Bu olmazsa bir başka dişiyle çiftleşir, git denince anlar, gel denince anlar, hayvan dünyası böyle.

Garip olan insanın yaptığı, daha da garibi hayvanı da kendi gibi sanıp "5 ata tecavüz etti" gibi akıl yoran, zihin ağrıtan haberlere imza atması.

CnnTürk ve Cüneyt Özdemir, güya haber kanalı olacak haliyle bu zevzek habercilik anlayışının üstüne, bir de atların sahibi ile yaptığı röportajla tüy dikiyor. Videoyu embed gömbed yapamadım, milliyet.com.tr nin çingene pazarı sayfasına alıyorum sizi. Ama seyrettiğinize değecek emin olun. Milliyet'in bu videoya layık gördüğü başlık ise Çapkın Atın Sahibi Kopardı şeklinde.

http://video.milliyet.com.tr/Capkin-atin-sahibi-kopardi_1_37590.htm

Haberin tutulacak yerlerini bırakıp şu videoda, şu habercilikte tutulacak bir yer arıyorum. Biliyorum ki bir yerinden tutsam gerisi de gelecek.

Çapkın at lafının vebalini Milliyet internet haberciliği üzerine yıkmak daha doğru olur sanırım. Orada CnnTürk'ü suçlamayacağım. Bak sen afacan çapkın ata, gecede 5 cıvır atı nasıl da kaldırmış he mi?

Ben bu haberin ertesi günü Cüneytim Özdemirimin "ay kendimi hiç beyyle kaybetmemiştim" özürü sonrası tekrarını seyrettim. Haberi sunarken de bu röportajın internette çok seyredildiğini, Mustafa Akın'ın günün adamı olduğunu, internetlerin hep bundan bahsettiğini de söylemeyi ihmal etmedi Cüneytim Özdemirim.

Bir zamanlar Yurtsan Atakan, Hürriyet'teki yazılarında ara ara e-mail'in ne kadar harika bir şey olduğundan, e-maille hayatın ne kadar acayip olduğundan dem vurur hemen arkasından ne kadar az gazetecinin e-mail kullandığını, gazetecilerin biraz geri kafalı olduğunu filan üstü kapalı söylerdi. E-mail ve internet teknolojisine erkenden entegre oluşuyla ne kadar övünse azdı, internetten ilk köşeleri kapmış olmanın kıymetinin ilerde anlaşılacağını sanıyordu galiba. Köşesinin altına gururla mail adresini de koyardı, sene 96-99 arasıydı. Cüneyt Özdemir'in de bugün -en azından bu haberinde- interneti, sosyal medyayı, twitter'ı takip ediyor oluşunu her lafın arasına sokuşturup bu durumdan gizliden gizliye gurur duyduğunu farkettim. Meşhur adamın internetle imtihanı, 35ini geçmiş memur teyzenin forward maillerin baştan çıkarışıyla imtihanından daha çetin. Aklımda olsun, bununla da ilgili söyleyecek bir çift sözüm olacak.

CnnTürk'ün Show Tv ana haber ciddiyetindeki canlı yayına konuk çıkarma anlayışına döneyim. Bu haberin/röportajın baştan nasıl hazırlandığı belli; ekranın bir yanında Cüneyt Özdemir, bir yanında atların sahibi mağdur kişi, tam ortada da gözleri siyah bantlanmış çeşitli at fotoğrafları, çiftlikte koşan atlar, çiftleşen atlar, ama hepsinin gözleri bantlı. Altta görünen başlık ise "Atların sahibi mağduriyetini anlatıyor :)" şeklinde, smiley'iyle beraber. Belli ki haber tamamen bir mağduru ekrana çıkarmak, ona birtakım sorular sorarak mağduriyetiyle, belki mağduriyetini ifade edişi/cehaletiyle dalga geçmek üzerine kurulu. Niyet asla olayla ilgili haber yapmak, olanları bir de oradakilerden dinlemek, sonrasında olanları öğrenmek filan değil. Niyet belli, s.kişen atların sahibinin "atlar s.kişti" diyemeyişinden komiklik çıkarmak.

Fakat atların sahibi Mustafa Akın, beklenenden daha cool çıkıp olayın komik görülüşünün de farkında olarak, meseleyi dozunda bir ciddiyetle "handle" edişiyle Cüneyt Özdemir'in ciddiyetsizliğini daha da yüzüne vuruyor ve bir anda başrolü kapıyor. Cüneyt Özdemir ise hiç hazırlanmadığı belli olan bu röportajda dönüp dönüp aynı soruları sormak durumunda kalıyor. Belli ki karşısına bu ciddiyette birisinin çıkacağını hesap etmemiş, geri kalan vakitte de köy yerinde çiftleşen tavukları, eşekleri görünce ağzını kapatarak kikirdeyen köylü kızları gibi at s.ki aklına her geldiğinde kendini kaybediyor. Bu habercilik başarısızlığı ise "atların sahibi kopardı" diye adlandırılıyor.

Öte yandan atların sahibi gerçekten görülmemiş bir mağdur sükunetine ve akl-ı selimine sahip. En baştan "tecavüz" lafını düzelterek haberciliğe ve gündeme golünü atıyor, arkasından gelen hazırlanılmadığı belli sorular karşısında "isterseniz atı size vereyim" diyerek Cüneyt Özdemir'le dalgasını geçerken "siz bir sakinleşin, rahatlayın, ben bekleyeyim" laflarıyla resmi olarak kontrolü eline alıyor. Hani oradan sonra Cüneyt Özdemir aradan çıksa, Mustafa Akın meramını kendi kendine anlatsa hepimiz rahatlayacağız. Zira mağdur kendisini gayet düzgün ve net bir şekilde ifade ederken bir yandan da ikide bir makaraları koyveren haberciyi idare ediyor.

Umuyorum ki bu olay, cahil mağdurların başlarına gelenlerden şaka çıkarmaya çalışan zevzek habercilere ve Cüneyt Özdemir'e bir ders olur ve umarım bundan sonra ota boka tecavüz denirken bir daha düşünülür. Fakat ümidim yok. Cahil gazeteciler bundan sonra da "sikti-soktu-sığdırdı" diyemeyeceklerinden, bunu da kibarlık sandıklarından, her şeye tecavüz demeye devam edecekler.

5 Nisan 2010 Pazartesi

kadın sesine tapınan ezik adam

Hüzünlü gözleri uzaklara dalarken şakırcasına şarkı söyleyen, ipekten kadifeden sesi gönül tellerini titreten, gizemiyle, abartısız güzelliğiyle erkeklere of of çektiren kadın vokaller var ya, işte onlara ne diyeceğimi bilemedim.

İşte onlara kafam girsin diyecektim aslında ama, durup dururken elin kadınlarına kafamı sokmayı anlamlı bulamadım. Kadınların kendileriyle bir alıp veremediğim yok her zamanki gibi, ve yine kitleleriyle, bunları goygoylayan, bunları sevip saymayı bir bok sanıp her yerde haykıran kitleleriyle alıp veremediğim var. Onlar ki nerede miyavlayan bir kadın görse hayran kalmak ister, sayfa sayfa, ılgıt ılgıt methiye düzerler. Onlar ki kadınlığın bütün gizemi üstü kapalı bir hüzünde, şarkı söyleyen bir seste sanırlar. Kadın algıları böyle böyle çarpılmıştır, kadını hüzünlü olması gereken bir varlık sanırlar. Zuhal Olcay'a bayılır, Feyruz'a taparlar. Hele de ortadoğu şarkıcılarına alakaları bambaşkadır, velahelleyalelle minguburhabibi diye şarkı söyleyen billur ses akıllarını başlarından alır. Adını herkesin bilmediği bu şarkıcılara hayran olup geceleri onların sesiyle yarenlik etmek kimsenin ulaşamadığı ayrıcalıklı bir zevk sanırlar.

Hele bir de, Mısır olsun, Lübnan olsun dünyanın ortadoğu bölgesinden bir billurses kadını yöreye gelmeyegörsün, ne yapacaklarını, bu olayı yıllardır nasıl da heyecanla beklediklerini cümle aleme nasıl duyuracaklarını şaşırırlar. Twitter'larından biletlerin aynı gün bittiğini ilan edenini mi ararsın, iyice delirip günlerce turne programını sayıklayanını mı... Oryantalistleri beğenmeyeni de vardır ama mevzu ortadoğulu kadın şarkıcı oldu mu en azılı oryantalistten daha şehvetli olurlar.

Bu hüzünlü güzelleri, bu gönül asillerini tanıdık mı?

Olayı daraltıp ortadoğuya sıkıştırdım ama bunların bir evropalı billursese, evropadan miyavlayan kadına yöneltilmişi yok mu? Var. Aman da bu ismi duyulmamış mıymıntı kadın bilmemkimin albümünde bir şarkıya feat. etmeyegörsün, yılın olayı o olur. Aman da aman, da yeter ulan. İçim dışıma çıktı arkadaş "aağbea kadında ses süper" "gırtlak muhteşem" "sesini harika kullanıyor" muhabbetinden. Sanki insan sesinin muhteşemliğini, bir vokalin iyiliğini teşhis ve takdir edecek birikimi var bi de utanmadan teknik meknik diyor. Kadına olan hasretinden mıymıylanan kadın sesi eşliğinde fezaya çıkacak haberi yok.

Bu adamların görüldükleri yerde olabilecek en sığ biçimde bu kadınlara beğeni belirtilmesi, sanırım o rafine taddan ve gönül tahtına oturttukları dokunulmaz bacıdan kendilerini kafi miktarda soğutacak, hayatlarını yeteri kadar anlamsızlaştıracaktır. Yapın, yaptırın.

1 Nisan 2010 Perşembe

bestof nittak

Nip/Tuck'ı seviyorum.

Halk arasında cnbc-e kapatmaları yüzünden "haa herifin biri herkese çakıyor" dizisi olarak da biliniyor ama gerçekte çok güzel dizi. Gerçekten bak.

Mesela şöyle bir an var, 5. sezon seyretmeyenler içün spoiler olabilir. Bizim zayıf karakterli Sean'ın ondan daha da zayıf karakterli nevrotik karısı, bunlar ayrıldıktan sonra birden kadınlardan hoşlandığını farkeder. Daha doğrusu gay bi abladan çok etkilendiği için zayıf karakterinden dolayı onun yörüngesine girer, kendini öyle sanmaya başlar. Bu gay teyzenin bi de kızı var ki yaşı 17 mi ne, ve Nip/Tuck'a gelmiş en erötik karakterler arasında kafadan ilk 5te, birinciliği de zorluyor. Dizideki adı da Eden. Like in the garden, Garden of Eden?

Bir içim su gerçekten

Eden'ın bi süre Sean'a sarması, Sean'ın kaçınılmaz bir şekilde bu cıvırın yörüngesine oturması neticesinde bunlar en sonunda tokuşurlar. Sean olayın ardından duygusala bağlayarak "birer hamburger yeseydik beraber" teklifinde bulunur. Eden ise kılları kadayıf olmuş Sean'a şöyle bir bakar ve "i don't date guys with grey pubes" der. Bu laf Sean'a acı koyar, kahramanımız pubes'larını boyatacak mıdır?

Nittakımız artık bitti ama enstantaneleriyle gönüllerde yaşıyor. Seviyorum, sevecaim.

24 Mart 2010 Çarşamba

kantin


İlkokuldayım, dersaneye gidiyoruz.

İlkokuldan sonra anadolu liseleri ve kolejler sınavına girilip anadolu liselerine ve kolejlere girilen bir dönem olduğundan biz de ilkokulda dersaneye gidiyoruz, başka bir şeyden değil.

Dersaneden bi arkadaşım var, aynı okulda değiliz. Böyle biraz garip bi kız, anlamadığım şekilde sürekli benimle takılıyor - sonra anladım gerçi deneme sınavlarında yanımda oturup tepemden kağıdıma baktığı sıra son derece anlamış fakat siglememiştim. Bir de tombalak bir şey, her teneffüs dersanenin kantininde.

Bi gün yine böyle bi teneffüs, dersanenin kantinine indik. Sıra buna gelince kantinci dedi ne istiyorsun, bu ne dese iyi, "ımmm çılgın bişey olsun!". Peki kantinci ne yapsa iyi? Sanki kendisinden her gün çılgın bir yiyecek isteniyormuş gibi çıkarıp çokomelimsi bir şey verdi ve "işte sana çılgın bir şey" dedi.

Ben bu olayı o an biraz garipsemiştim tabii ama sonra bir ara anlarım, belki büyüyünce anlarım diyerek fazla üstünde durmamıştım. Ve fakat o gün doğan bebeler bile bugün kantinden çılgın bir şey isteyecek yaşı geçtiler, ben daha bu olaydan bir şey anlayamadım. Bugün de düşündüm, yine anlayamadım.

Mevzubahis çılgın abur cuburun adı da firuzeydi sanırım.

Hani büyükler dünyasına ait bitakım şeyler vardır ya, küçükken onları anlayamayız, anlayamayınca yerine bir şeyler uydururuz. Aha o yaşta bende acayip bir ben çocuğum ki kavrayışı vardı. O yüzden bana saçma gelen hiçbir şeyi anlamaya çalışmıyordum, sadece bana hitaben söylenenlere, beni ilgilendirenlere kafa yoruyordum. Gerisini de nasıl olsa büyüyünce anlarım diye sallamıyordum. Zaten o kızda da böyle yaşından bi büyük havası, 11 yaşında bir HeyGirlGeançKızı hali vardı. Yıllar sonra feysbukta karşıma çıktı, arada fotoğraf altlarında karşılaşıyoruz, muhabbetimiz de meraba meraba o kadar.

Bir dönem adı firuze olan çokomelimsi bir şeyle karşılaşmış olup bunu hatırlayanlar şöyle bir gülümsesin şimdi. Ben de tavuk suyuna çorba yapıp geliyorum.

bunları da bilelim

Related Posts with Thumbnails