10 Ağustos 2010 Salı

beyaz yakalı köleler düzeni


Çalışan kesimde özellikle yazları başgösteren "maaşlı köleleriz biz yeaa, iki hafta tatil için, üç kuruş para için hayatımızı satıyoruz, hayallerimizi satıyoruz" sendromunun bu yılki tavan değerlerine ulaşılmasına az kaldı. Yıllık izinler bitip eylül ayı gelince, maaşlı gariban stayla hayatlara, patronlara ve para kavramına (evet evet "para"ya) toplu sövmeler, grup halinde mastürbatif eylemler bekliyoruz bu kitleden.

Kendisi baştan bir oksimoron olan bu kavramın abartıları törpülenip hayat şartlarına göre bakılabilirse bir çok beyaz yakalının bile hayatından geriye ancak kölelik kalıyor. Yani boğaz tokluğuna çalışan, efendisinin gösterdiği yerde yatan köle yerine aldığı maaşla ancak karnını doyurup barınma masrafını karşılayabilen mödern köle. İşte bu mödern kölenin de kapitalizm, sistem eleştirisi pek tatlı. Patrona, paraya sövmesi pek şeker.

Herkesi gereğinden ve haddinden fazla "eşit", sadece eşit değil aynı zamanda "denk" sayan sistemler hariç herkes bilir ve kabul eder ki gerçekte insanlar ancak hak-hukuk seviyesinde eşit, kabiliyet, maharet, zeka ve bilgi konusunda ise eşit değil, bilakis çeşit çeşittirler. Bu çeşit çeşitlik sebebiyle de herkese farklı bir iş düşer. Birisi yukardan bu düzenlemeyi yapmasa da bir düzen oturacak, eninde sonunda herkes kabiliyetine göre bir işe yerleşecek, o kabiliyetler ve o topluma verdiği hizmet ölçüsünde itibar, para/buğday/düğme kazanacaktır.

Şimdi bu toplumun minimum emek, minimum kabiliyet ve minimum zeka kullanımı ve ortalama eğitim ile en alt, bilemedin en orta kademelerinde yer bulmuş, en boğaztokluğu hayat şartlarına sahip beyaz yakalı kesiminin fakdısistım takılması elbette ki normal, fakat hak değil.

Öte yandan bu beyazyakanın "her yerde iş bulurum" kafasıyla girdiği ortalama bölümlerde staj staj staj peşinde koşup sertifika sertifika özgeçmişini bezerken, hayallerindeki çok uluslu şirkete her gün bir adım daha yaklaşırken havasından geçilmiyordu. Hayalini kurduğu çok kurumsal, "yükselme imkanı olan" büyüüük şirketin kendisi gibi akıllı bıdıkları üç kuruşa çalıştırıp kariyer kariyer diye birbirine kırdırdığını, bir o kadarı da kapıda beklediğinden hiçbirine minnet duymadığını farkedince sistem düşmanı oldu bu adam. İlk fırsatta, ilk krizde, ilk sikkeyfi-driven kararda kapı önüne konacağı bilinci tüm benliğini sarınca birden titreyip kendine geldi. Takım elbiseyle işe güce gitmek, eşe dosta nerede çalıştığını gururla söylemek tarifsizdi elbet ama 30larına vardığı sıra hayatının bomboş, ne bomboşu bombok olduğunu farketmek, dışardaki yüzlerce ortalama elemandan bir farkı olmadığını acıyla anlamak bu adamı sistemin, paranın, patronun azılı bir düşmanı yapıyordu.

İşin kötüsü bunca düşmanlık biriktirdiği düzeni bırakıp bir yere de kıpırdayamıyor. Deniz kenarındaki kulübeyi ancak emeklilikte düşünebiliyor, uzak bir hayal gibi görüyor. Ağzını her açtığında memnuniyetsizlik belirttiği şehirden de, köle gibi çalıştırıldığı düzenden de, taksitle kurduğu hayattan da ayrılamıyor. Bugün, hemen, şu anda kalkıp gezginliğe, çiftçiliğe, toprakla/denizle dolu bir hayata gidemiyor fakat sorsak hayallerinde hep bunlar var.

Halbuki hayatta "kısa yol" diye bir şey yoktur.

Hayatı takım elbiselerden, kariyerden ve içi boş süslü laflardan ibaret sanan bu andavallar, aynı zamanda bir işteki emeği ya da zekayı -bırak katmayı- görüp takdir etmekten de acizdir. Bir ürünün üzerindeki basit ama hayatı kolaylaştıran çözümü göremezler, bir hizmeti hizmet yapan, o hizmetin müşterisini memnun edip muadillerinden ayıran ufak farklarını anlayamazlar, esnaflık bilmezler ve daha kötüsü okudukları Amerikan usulü başarı hikayelerinde bu nüanslar, bu kuş kondurmalar anlatılmadığından bunları da anlamazlar. Bir kahveci dükkanının nasıl bir dünya markası olduğunu, bir ustanın tesadüfen bulduğu bir icadın bugünün hayatını nasıl kolaylaştırdığını merak etmezler, şansa inanırlar ve bu adamlara haset ederler. Patron diye nefret edilen bir adamın yaptığı işe nasıl bir emek koyduğunu, -kurnazlık diye aşağılansa bile- ne tarz kararlarla işini o seviyeye getirebildiğini anlamak yerine patron düşmanlığı yapmayı bir bok sanar, başarılı insanlara ve dahi hayatta bir yerlere gelmiş herkese hasetle bakarlar. Adamın birinin kurduğu bir düzen olmasa ne kendi elemanlıklarının, ne işçi işçi diye yücelttikleri mesleğin icra edilemeyeceğini düşünmezler. Kendilerine ayrılan yerde ortaya koydukları minimum emek, minimum zeka ve minimum beceri ile bütün dünyaya sahip olmak ister, olamayınca suçu düzene atarlar.

Halbuki dünya adildir.

Hemen her düzen de, çalışana bunun karşılığını verir. Çalışmayana da üçün birini verir. Ortaya bir değer çıkarabilenlerin kesesinden andavalları besleyen sistemler de genellikle andavalların başına yıkılır.

Yani dünya adildir.

10 yorum:

ege dedi ki...

"ne emmeye ne gömmeye..." tabir ettiğimiz bu kesimin durumu ileri düzeyde bir hipermetropidir bence sayın bardak. kendini görememek ama hep başkalarını görüp daha fazla istemek şeklinde tezahür etmektedir ayrıca. neyi niçin istediğini asla bilmeden.

Sevket Zaimoglu dedi ki...

Allah adildir.

hevesli bardak dedi ki...

Düzen de dünya da Allah'ın zaten, aynı yere çıkıyor yani. İnananlar için Allah adildir, kuşa böceğe fiziğe tapanlar için dünya/düzen/toprakana/bilim adildir.

hevesli bardak dedi ki...

Bunlar kronik mutsuz, kronik depresiftir bir de sayın ege. Toplayıp çalışma kampına götüresim var hepsini. Yapraktaki tırtılda mutluluğu buluncaya kadar taş kırdırasım var.

deniz dedi ki...

içinde bulunduğumuz "eko"sistemin en güzel tarafı herkesin köleliği kendi rızasıyla yerine getirmesi değil midir ?

İBRAHİM ORTAÇ dedi ki...

adil iyi adamdır. çalışana verir diyorsun ama insanlar alışana verir modeline alıştıklarından olsa gerek yemiyo işte g.tümüz... eleştirmek çok kolay. oysa maaş tıkır. neyse stilin değişmemiş. kelimelerini de etiketler gibi linklesen ayrı bir cep fotoroman çıkardı okurduk.

hevesli bardak dedi ki...

deniz, zaten ben de herkesin laf gelince kölelikten şikayet ederken icraatte ayıla bayıla kölelik yaptığını, hatta gençlik yıllarını da "nasıl daha iyi bir köle olabilirim" diye sağa sola koşturarak geçirdiğini anlatıyorum.

hevesli bardak dedi ki...

ibramortaç, sen ölmemiş miydin ya? seni öldürdüler diye hatırlıyorum ben?

"maaş tıkır" bile ne kadar kolaycı, ne kadar tembel, ne kadar sinsi bir ahlak. maaş tıkır da, o akarın mala davara bir faydası olmuyor ki, geldiği gibi gidiyor. ancak çarkı döndürecek kadar tıkırdayan maaş zaten bahsettiğim köleliğe denk geliyor. ha bunu farkedip bağıran çağıran kaç kişi maaştan vazgeçip kendi bir şeyler yapar, cevap veriyorum: az. benim sözüm hem maaş düzenine isyan edip "farkındalık" saçan, hem de o düzenin içinden çıkmak için kılını dahi kıpırdatmayan ikiyüzlü kolaycılara. yoksa delikanlı gibi "valla hocam güzel diyorsun da ben rahatım böyle, yemiyor o rahatı bırakmak" diyenle derdim yok.

Adsız dedi ki...

sanırım sizin kendinizle derdiniz var.

hevesli bardak dedi ki...

kendiyle derdi olmayan adamdan biraz çekinirim.

bunları da bilelim

Related Posts with Thumbnails