Bir mala, bir hizmete para vermekle o sektörü komple satın almak arasındaki farkı tam olarak bilemeyen topluluk, elbette ki marka siteler denen, ya adı ya da eciş bücüşlüğü sayesinde bambaşka bir hayat vadeden toplu konutlara yuvalanacaktı. Elbette buralarda da aldıkları mal ve hizmeti siteyi komple almış gibi kafalara kakıp, her şeyden şikayet edeceklerdi.
Bir senedir oturduğumuz sitenin bir forumu var. Buraya girip yazılanları okumadan önce gerçekten sakin, huzur dolu, köpek gezdirenlerle sabah koşusuna çıkanların birbirine hep selam verdiği şirinler köyü gibi bi yerde yaşıyoruz zannediyordum. Ne zaman ki kediyi çiftleştirmeye niyet edip bi de şu foruma bakalım dedik, o zaman sitemizle ilgili gerçekleri kavrayabilmeye bir adım attık.
Anahatlarıyla şikayet edilen şeyler şunlar;
- Komşular çok gürültücü.
Topuklu ayakkabısıyla gezenini mi ararsın, çocuğu ağlayanını mı, piyano çalanını mı. Komşular çok gürültücü, biz de bu siteye elit diye gelmiştik.
Yani, para veriyorum, herkes önümde eğilmeli. HERKES. Gidip bir de sessiz olun mu diyeceğim, hani para veriyorduk? Hani herkesin nizami hayatı vardı? Hani gelmeden imtihan edilmişlerdi? ÖKÜZOĞLU kalitesi bu mu?
- Ortak alanlara cafe yapılıyor, ızgaracı geliyor, kumpirci geliyor.
Nasıl yaparlar nasıl, para verdik o çimlere o alanlara, yönetim bu alanları peşkeş mi çekiyor? Her gün gaste okuyoruz biz tamam mı, bu yönetimde neler dönüyor bilmek istiyoruz!!!
- Etraftaki mahallelerden geliyorlar, duvarların üstüne jiletli tel çekilsin.
Duvarın arkasına oturcaz diye önümüzdeki on yıl bankaya çalışcaz, bari fakirler gelmesin, çimlere basmasınlar :/
"Madem para veriyorum, o halde her şey benim keyfime göre olmalı." zihniyetinin çağlayarak aktığı bu forum sayfalarında insanların bir zengin memnuniyetsizliğini taklit etmeye çalıştıkları açık. Hani vardır ya, herif beş yıldızlı otele gider, resepsiyondaki görevli bir kelimeyi yüzüne bakmadan söylerse arıza çıkarır "Ne demek oluyor bu efendim, dünyanın bütün beş yıldızlı otellerini gezdim, böyle terbiyesizlik görmedim ". Bu tarz pahalı yerlerde de buna meydan vermemek için aşırı bir nezaket vardır, bir oda kiralandı, bir kazak alındı diye tesisi satın almış gibi davranılır ve pamper yourself kanunları harfiyen uygulanır. Bazı kaprisli kimseler de böyle ara sıra, bir şeyleri beğenmezler. İşte bu bizim ortadirek arkadaş tesadüfen ordan geçiyorsa, dükkandan hasbel kader bir şal alarak buraya dahil olduysa kendinde aynı şekilde arıza çıkarma hakkını görür. Fakat gücü böyle yerlere yetmediğinden anca ortadirek mağazasının çalışanına, oturduğu sitenin güvenliğine çemkirerek kendini gerçekleştirir. Bütün bu ortadirek mekanlarının da müşteriyi şımartmak gibi amaçları olmadığından bu tipler ancak çalışana illallah dedirtir.
Aslında kabahatin çoğunu zenginleşip standartları yükselen bu yeni nesil burjuva, eski adıyla ortadireğe bulmuyorum. Kabahatin çoğu, bu adamlara gücünün son damlasına kadar harcayarak lüks bir hayat yaşıyormuş gibi hissettirmek üzere tezgah açan esas çakal tayfada. Yani önümüzdeki on sene bankaya çalışmak uğruna geldiği elit sakinleri olan lüks sitede aynen kendisi gibi adamlarla karşılaşan ortadireğin öfkesine şahit oluyoruz aslında. Sinirden gözü dönüp kendini ağaoğlu yönetim kurulu toplantısında masaya vuruyormuşçasına kaptıranı da var tabii, "getirin bana o aliyi, paraları alırken iyi dimi!!!" Peki o forumlardan yardırdığın ali, yarın gelip paranı eline saysa ve "hadi şimdi sktir git burdan" dese ne yapacaksın ortadirek? Bu sefer karşı tarafa geçip, "bizi parayla eziyorlar" mı diyeceksin? Ayıp ayıp.
İşte buradaki acıklı komiklik de, asansör duvarlarına asılan "Lütfen aidat ve su borçlarımızı ödeyelim" duyurularıyla ortaya çıkıveriyor. Gidip ali ağaoğlu'na hesap sormayı biliyorsun ama, 115 lira aidat ödeyemiyorsun. Böyle elitlik, böyle burjuva olmaz olsun.
8 Eylül 2011 Perşembe
12 Nisan 2011 Salı
sosyal medya duyarlılığı
Her sosyal medya deyişimde dönüp kendi ağzıma bi tane çakmak istiyorum ama fiysbuk-tibitır-fifi-blogger ve pek tutulmayan, ikonu öyle siteye miteye profile hava olsun diye eklenen reddit, delicious ve diğerlerinden oluşan çok etkileşimli çok paylaşımlı internet ortamlarına mahmut diyecek değilim. Artık mahmutun bi komikliği kalmadı, "ne diyem mahmut mu diyem"e gülen de kalmadı. (kaldı mı yoksa?)
Bu etkileşimli internet ortamlarının kendine has bir kültür oluşturduğu, bir dil ve bir davranış kalıbı geliştirdiği, yeni gelenin her tanımadığı ortamda olduğu gibi burada da tutunmak için bu genelgeçer kuralları öğrenip ona göre "oynamak" durumunda olduğu umuyorum ki herkesçe malum. Malumu olmayan da bundan sonra öğrenmiş olsun da, "sosyal medyada tutunmanın on altın kuralı" gibi gebeşçe tavsiyelere uyup kendini bir hayatı olan kimsenin sallamadığı internet sitelerinde salak durumuna düşürmesin. Zaten hangi ortamın altın kuralı var ki internetli karılı ortamın olsun? Hangi arkadaştan öğrenilen "bardan ekmek çıkarma" kılavuzu işe yaramıştır ki etkileşimli kalabalık internette çok dinleyeni olmanın kanunu işe yarasın? Yalnız kafası biraz çalışan herkesin bu ortamlarda gözlemleyebileceği belli başlı temayüller var, onlar biraz da olsa heyecanlı arkadaşımıza rehber olabilir.
Bilhassa twitter'da gözlemlediğim sosyal meselelere hassasiyet, özgürlük, demokrasi, hak-hukuk gibi konularda anında refleksif tepkiler, hatta henüz cereyan etmiş herhangi bir olayın içinde derhal özgürlük-demokrasi-hak-hukuk ile ilgili olabilecek anahtar kelimelerin seçilerek olayın bu yönden "görülmesi" oldukça revaçta. Bu, kişiyi sadece açık görüşlü ve demokrat yapmıyor, aynı zamanda yeni çağın yükselen trendine uygun bir politik duruşa kavuşturuyor. En güzel tarafı da geçmişte Refah mitinglerinde rambo kafa bandıyla coşmuş olmak ya da taksimde ayakta adidas ayakkabıyla kominik dergi satmış olmak bu tür bir politik duruşa sahip olmaya engel teşkil etmiyor. Özgürlükçü demokratçı dünya görüşü adeta yeni tasavvuf, yeni mevlana gibi ne olursan ol gel diyor. Çünkü parolamız herkes için özgürlük!
Neden işe yarıyor?
İnsan hakları savunmak, savaşa hayır çekmek, özgürlük ve demokrasiden yana olmak kimseye yanlış gelmeyen, kimseyi karşıya almayı gerektirmeyecek, bir dünya görüşü olmak için gayet güvenli seçimler. Gerçekte kafalar ırkçı, ulusalcı, radikal dinci de olsa, bu ana akım özgürlüklü duruşta her görüşe yontacak bir fikir, bir yorum bulunuyor. Yeter ki beğenilmeyen görüşlere/kişilere duyulan nefret fazla açık edilmeden, mümkün mertebe demokrat söylemler benimsensin, gazeteci gibi ifade özgürlüğünün bayrağını taşıyan kutsal mesleğin mensuplarına bilip bilmeden ilişilmesin. Politikacılara ve bilhassa iktidar partisi elemanlarına giydirmek ise serbest. Gazeteci iyi, politikacı kötü, siyaset ise kirli kelime. Bir işe "siyaset karışması" sosyal medya vicdanında derhal ayıplanması gereken bir suç çünkü. Adeta siyasetten arınmış bir şekilde sosyal adalet, emek sömürüsü, insan hakları ve demokrasi üzerine yüz yıllık söylemleri bugünün hiçbir olgusuna dokunmadan, yine çok önceden kötü ilan edilmiş muktedir gibi, sermaye sahibi gibi, faşo ağa gibi belirsiz suçlular üzerine yıkılarak tekrar etmek de bu duruşun olmazsa olmazlarından. Hasbel kader bu çarka girmiş kişilerinse öncelikle kendilerini "düzenin çaresiz düzüleni" "maaşlı modern köle" gibi tanımlarla aklaması lazım ki söyledikleri ciddiye alınsın.
Nasıl çalışıyor?
Ana akım sosyal medya duyarlılığına sahip olmak için yapılabilecek en önemli şey, bu ana akım fikirleri ortaya atan kokmaz bulaşmaz, bol takipçili, bol alkışçılı tiplerin peşine takılmak. Bir konuda görüş bildirmeye çekiniliyorsa derhal bu kişilerden retweetle, bu kişilerin yazdıklarını beğenmekle ana akımı saçlarından yakalamak ve akıma katılmak da yapılması gerekenlerden. Ortada ne olduğu tam belli olmayan, nereden "görüleceği", kimin tarafında durulacağı anlaşılmayan bir olay varsa beklemek en güzeli. Ana akım kokmazbulaşmazlar bu durumlarda kanaat önderi gibi kitleye yol gösteriyor. Bir iki kokmazbulaşmazın mutabık olduğu konuda ise ana akımın diğer neferleri rahatlıkla yardırabilir, hiçbir şekilde dışlanmazlar.
Evde suyu fütursuzca israf edip yemediği yemeğin çöpe gitmesinde bir sakınca görmeyen adamın işçi eylemlerine, elmas yüzünden ölen afrikalılara içleniyormuş gibi yapması elbette hiç inandırıcı değil. Ama adamın derdi zaten o değil. Derdi insan haklarını, özgürlük söylemlerini dalga dalga yayarken biraz da kendi adını yaymak, biraz da kendini namını yürütmek, neticesinde sahip olduğu belli belirsiz kimlikle o sosyal ortamın sırıtmayan bir parçası, bir herkesgibisi olabilmek. Varolmanın kuralının siyasi görüş sahibi olmaktan geçtiğini idrak ettiği ortamda, siyasi görüşü varmış gibi yaparak bu hayattan da bir pay alabilmek. Belki de televizyonda twitter/sosyal medya dendiğinde biraz da kendinden bahsediliyormuş gibi sevinebilmek.
Zaten aidiyet ihtiyacı internetle, sosyal ağlarla beraber icat olmadı, hep vardı.
Bu etkileşimli internet ortamlarının kendine has bir kültür oluşturduğu, bir dil ve bir davranış kalıbı geliştirdiği, yeni gelenin her tanımadığı ortamda olduğu gibi burada da tutunmak için bu genelgeçer kuralları öğrenip ona göre "oynamak" durumunda olduğu umuyorum ki herkesçe malum. Malumu olmayan da bundan sonra öğrenmiş olsun da, "sosyal medyada tutunmanın on altın kuralı" gibi gebeşçe tavsiyelere uyup kendini bir hayatı olan kimsenin sallamadığı internet sitelerinde salak durumuna düşürmesin. Zaten hangi ortamın altın kuralı var ki internetli karılı ortamın olsun? Hangi arkadaştan öğrenilen "bardan ekmek çıkarma" kılavuzu işe yaramıştır ki etkileşimli kalabalık internette çok dinleyeni olmanın kanunu işe yarasın? Yalnız kafası biraz çalışan herkesin bu ortamlarda gözlemleyebileceği belli başlı temayüller var, onlar biraz da olsa heyecanlı arkadaşımıza rehber olabilir.
Bilhassa twitter'da gözlemlediğim sosyal meselelere hassasiyet, özgürlük, demokrasi, hak-hukuk gibi konularda anında refleksif tepkiler, hatta henüz cereyan etmiş herhangi bir olayın içinde derhal özgürlük-demokrasi-hak-hukuk ile ilgili olabilecek anahtar kelimelerin seçilerek olayın bu yönden "görülmesi" oldukça revaçta. Bu, kişiyi sadece açık görüşlü ve demokrat yapmıyor, aynı zamanda yeni çağın yükselen trendine uygun bir politik duruşa kavuşturuyor. En güzel tarafı da geçmişte Refah mitinglerinde rambo kafa bandıyla coşmuş olmak ya da taksimde ayakta adidas ayakkabıyla kominik dergi satmış olmak bu tür bir politik duruşa sahip olmaya engel teşkil etmiyor. Özgürlükçü demokratçı dünya görüşü adeta yeni tasavvuf, yeni mevlana gibi ne olursan ol gel diyor. Çünkü parolamız herkes için özgürlük!
Neden işe yarıyor?
İnsan hakları savunmak, savaşa hayır çekmek, özgürlük ve demokrasiden yana olmak kimseye yanlış gelmeyen, kimseyi karşıya almayı gerektirmeyecek, bir dünya görüşü olmak için gayet güvenli seçimler. Gerçekte kafalar ırkçı, ulusalcı, radikal dinci de olsa, bu ana akım özgürlüklü duruşta her görüşe yontacak bir fikir, bir yorum bulunuyor. Yeter ki beğenilmeyen görüşlere/kişilere duyulan nefret fazla açık edilmeden, mümkün mertebe demokrat söylemler benimsensin, gazeteci gibi ifade özgürlüğünün bayrağını taşıyan kutsal mesleğin mensuplarına bilip bilmeden ilişilmesin. Politikacılara ve bilhassa iktidar partisi elemanlarına giydirmek ise serbest. Gazeteci iyi, politikacı kötü, siyaset ise kirli kelime. Bir işe "siyaset karışması" sosyal medya vicdanında derhal ayıplanması gereken bir suç çünkü. Adeta siyasetten arınmış bir şekilde sosyal adalet, emek sömürüsü, insan hakları ve demokrasi üzerine yüz yıllık söylemleri bugünün hiçbir olgusuna dokunmadan, yine çok önceden kötü ilan edilmiş muktedir gibi, sermaye sahibi gibi, faşo ağa gibi belirsiz suçlular üzerine yıkılarak tekrar etmek de bu duruşun olmazsa olmazlarından. Hasbel kader bu çarka girmiş kişilerinse öncelikle kendilerini "düzenin çaresiz düzüleni" "maaşlı modern köle" gibi tanımlarla aklaması lazım ki söyledikleri ciddiye alınsın.
Nasıl çalışıyor?
Ana akım sosyal medya duyarlılığına sahip olmak için yapılabilecek en önemli şey, bu ana akım fikirleri ortaya atan kokmaz bulaşmaz, bol takipçili, bol alkışçılı tiplerin peşine takılmak. Bir konuda görüş bildirmeye çekiniliyorsa derhal bu kişilerden retweetle, bu kişilerin yazdıklarını beğenmekle ana akımı saçlarından yakalamak ve akıma katılmak da yapılması gerekenlerden. Ortada ne olduğu tam belli olmayan, nereden "görüleceği", kimin tarafında durulacağı anlaşılmayan bir olay varsa beklemek en güzeli. Ana akım kokmazbulaşmazlar bu durumlarda kanaat önderi gibi kitleye yol gösteriyor. Bir iki kokmazbulaşmazın mutabık olduğu konuda ise ana akımın diğer neferleri rahatlıkla yardırabilir, hiçbir şekilde dışlanmazlar.
Evde suyu fütursuzca israf edip yemediği yemeğin çöpe gitmesinde bir sakınca görmeyen adamın işçi eylemlerine, elmas yüzünden ölen afrikalılara içleniyormuş gibi yapması elbette hiç inandırıcı değil. Ama adamın derdi zaten o değil. Derdi insan haklarını, özgürlük söylemlerini dalga dalga yayarken biraz da kendi adını yaymak, biraz da kendini namını yürütmek, neticesinde sahip olduğu belli belirsiz kimlikle o sosyal ortamın sırıtmayan bir parçası, bir herkesgibisi olabilmek. Varolmanın kuralının siyasi görüş sahibi olmaktan geçtiğini idrak ettiği ortamda, siyasi görüşü varmış gibi yaparak bu hayattan da bir pay alabilmek. Belki de televizyonda twitter/sosyal medya dendiğinde biraz da kendinden bahsediliyormuş gibi sevinebilmek.
Zaten aidiyet ihtiyacı internetle, sosyal ağlarla beraber icat olmadı, hep vardı.
3 Mart 2011 Perşembe
ortama bakmadan ağırlığını koyan adam
Sosyal medyalar denen etkileşimli, çok konuşmalı, çok paylaşmalı internetlerde hep ciddi ciddi konuşan, dünyanın derdine kafa yoran, haber sitelerinden link veren adamlar var. Herkes bundan en az bir tane tanıyordur, uzaktan ağır abi gibi ama bir tanısan nasıl da sevecen, nasıl da dünya iyisi. Hiç unutmam bi gün bunla konuşuyoruz, canım cheesecake istedi dedim de ne göreyim, gecenin şeyinde elinde cheesecake ile çıkagelmesin mi?
Bu herifin hayattaki yeri, amacı, kariyeri filan ne olursa olsun içinde hep bir eksiklik, bir bildiğini her yerde gösterme iddiası var. Gençliği senin benim gibi boş beleş geçireceğine yaşıtlarından ve kızlardan korunaklı karantinasında geçirdiğinden en entel filmleri, etniğinden metaline en onkişininbildiği grupları, televizyonda konuşan bütün bıyıklı sıkıcı adamları isim soyisim kariyer künyesiyle birlikte hafızasında tutan, gerektiğinde karşılaştırmalı edebiyatta bilek güreşine girebilen bir adam bu. Fakat buna rağmen ortamda ne karizması var ne gideri, yıllar olmuş platoniğine dahi açılamamış ama kafa okumaktan ampul gibi olmuş. Dam üstünde döt götüreni de var şimdi genellemeyeyim, zira romantik serserilik olsun, depresif ibnelik olsun hala bu topraklarda kızların düşebildiği tuzaklar. Nabalım, kolundan tutup çekecek değiliz. Bir musibet bin nasihatten iyidir.
Herkesin eğlenmeye geldiği ortamlarda "bi dakika arkadaşlar" diye tat kaçıran eleman vardı ya, onun aynısı işte. Herkesin kakara kikiri yaptığı, boş boş konuştuğu feysbukta olsun, tibitırda olsun eriyen buzullardan, dünyanın öbür ucundaki işçilerin mücadelesinden, edebiyattan, felsefeden, fikirden dem vurarak farkını ortaya koyar, gün ortasında can sıkar.
17 Ocak 2011 Pazartesi
Varoşluğun Dramına Musluk Takan Adam
"Hiç televizyon seyretmiyorum, aa hiç ilginç değilim halbuki ilginç olan sizsiniz" şuursuzluğunda insanlar türedikçe "televizyon seyretmiyorum pek" demeye utanır oldum. Sahtekar elitlik gibi, gereksiz bir paye gibi televizyon seyretmemeyi kimliğime eklemesem daha iyi. Ama pek seyretmediğim de yeni çıkan reklamları bilmeyişimden, dizi karakterlerinin çoğunu diziden değil günlük konuşmalardan tanıyışımdan biraz belli oluyor. Gerçek şu ki, bir kere soğuyunca televizyonu takip etmek de zorlaşıyor. O eski tanıdıklığı olmayan kanallarda her şey yeni ve yabancı olduğundan çok çabuk sıkkınlık ve bıkkınlık veriyor. Bunun da çok şahane zevklere sahip olmakla alakası yok. Olsa olsa fazladan sinir sahibi olmakla alakası var, onu da ayda yılda bir gelen birisi televizyon açıp da YeteneksizsinizAllahbelanızıversinTürkiye seyredince farkettim.
Yanlış anlaşılmasın, yetenek yarışmasında acunbeyler dünbirhiçken, hem de gözümüzün önünde, paranın canına okudu (ahem) diye hasetten sinir yapmıyorum. Fakat ağarmış rasta saçları, baya baya çılgın reklamcı gibi tripleriyle alitoran, yıllardır hiç eskimeyen "ben memleketin en güzel garısıyam" kafasıyla hülyavşar ve etraflarında -bana göre- bir hare gibi beliren sahtelik, olmamışlık idraklerime dokunuyor.
Format gereği halkın sırtında yükselen jüri mizanseniyle aralarında tepeden tepeden konuşmaya en yetkili kişi belki acunbeyler; hayatta yaptığı şey farklı ya da komik olmayan, zavallı rezil reklamlar üretmek ya da kendi kendini üfleyebilen, osbir enerjisiyle yükselen mucize balon olmak değil; varroşluğun, avamlığın potansiyeline jeneratör bağlamak. Kim ne derse desin, en çok alan veren, ekonomiye en çok can veren, en çok sms oylayan, en canlı, en heyecanlı kitle olan avamı anlayıp ona çareler sunan, eğlenceler üreten acunbeyler'in, bu konuda ecnebinin rare gift dediği türden bir kabiliyeti var. Yoksa, kutu yarışmasının formatını ithal etmekle bu işler olacak olsa, her biri ithal format olan, sunucusunun tipine kadar birebir yarışmaların da bir o kadar atarlı, giderli, reytingli olması lazımdı. Bir acunbey prodakşın ın bütün olayı format olsa, konuşulan da o olur, karakter dedikodusu olmazdı. O rare gift, o okulu olmayan yetenek de burada devreye giriyor zaten. Acıyı seven, dedikoduya bayılan kitleye hikayeli, anlaması ve sindirmesi kolay, çelişkisiz, stereotip, dedikodu malzemesi bol karakterler sunmak. Yarışma formatı ise ancak bu karakterleri ortaya çıkarmak için bir senaryo olabilir, fazlası değil. Senaryonun sürükleyici olması da elbette önemli fakat esas özel durum, ayrı ayrı bir hiç olan bu karakterlerin umutlarını, heyecanlarını, hayalkırıklıklarını, acılarını ekrana taşırken aynı zamanda onları gerçekliklerinden koparması, hikayesi bağlamından kopan karakterin stüdyoda daha acısını anlatırken kendine yabancılaşması. Televizyondakinin mahallenin kızı, kahveye her gün giden sessiz genç değil de bayramlıklarını giymiş, stüdyo makyözleri tarafından boyanıp cicilenmiş, belli belirsiz ünlenmiş, belki yarı sahte bir karakter olması seyirciye de kolay bir ötekileştirme sunuyor. Mahallesinde ziyaret edilen mağdurlarla, fakirlerle özdeşleşen televizyon başındaki adam, o sıra ister istemez vicdanıyla yüz yüze geliyor ancak acunbey kahramanlarıyla vicdan-free hikayeler akşam yemeği sonrası için daha hafif, öğlen yemeği sohbetine daha uygun. Bugün konuşup yarın unutmalık, unutsak da bişeyolmaz yarı ünlülerin bu işten kârı da, televizyonda görünüp hasbel kader birinin dikkatini çekmek, en fazla bir reklamlık bir şöhret hayali.
Drama musluk takan acunbey'in yetenek yarışmasında da yaptığı aşağı yukarı aynı, artık kimsenin para vermediği taklit veya akrobasi yeteneğiyle milleti on dakikalığına bedavaya eğlendirmeye gelmiş zavallıları, diğer jüri üyeleri tarafından hülyavşar hayranlığı ve reklamda kullanılabilirliği test edildikten sonra ayaküstü deşeleyip içinden ilginç bir hikaye çıkıp çıkmadığına bakmak. Sonrasını sabrı ve yeteri kadar dikkati olan zaten diğer acunbey prodakşından takip eder. Ben almayayım, tadımlık seyrettim, kesti.
Yanlış anlaşılmasın, yetenek yarışmasında acunbeyler dünbirhiçken, hem de gözümüzün önünde, paranın canına okudu (ahem) diye hasetten sinir yapmıyorum. Fakat ağarmış rasta saçları, baya baya çılgın reklamcı gibi tripleriyle alitoran, yıllardır hiç eskimeyen "ben memleketin en güzel garısıyam" kafasıyla hülyavşar ve etraflarında -bana göre- bir hare gibi beliren sahtelik, olmamışlık idraklerime dokunuyor.
Format gereği halkın sırtında yükselen jüri mizanseniyle aralarında tepeden tepeden konuşmaya en yetkili kişi belki acunbeyler; hayatta yaptığı şey farklı ya da komik olmayan, zavallı rezil reklamlar üretmek ya da kendi kendini üfleyebilen, osbir enerjisiyle yükselen mucize balon olmak değil; varroşluğun, avamlığın potansiyeline jeneratör bağlamak. Kim ne derse desin, en çok alan veren, ekonomiye en çok can veren, en çok sms oylayan, en canlı, en heyecanlı kitle olan avamı anlayıp ona çareler sunan, eğlenceler üreten acunbeyler'in, bu konuda ecnebinin rare gift dediği türden bir kabiliyeti var. Yoksa, kutu yarışmasının formatını ithal etmekle bu işler olacak olsa, her biri ithal format olan, sunucusunun tipine kadar birebir yarışmaların da bir o kadar atarlı, giderli, reytingli olması lazımdı. Bir acunbey prodakşın ın bütün olayı format olsa, konuşulan da o olur, karakter dedikodusu olmazdı. O rare gift, o okulu olmayan yetenek de burada devreye giriyor zaten. Acıyı seven, dedikoduya bayılan kitleye hikayeli, anlaması ve sindirmesi kolay, çelişkisiz, stereotip, dedikodu malzemesi bol karakterler sunmak. Yarışma formatı ise ancak bu karakterleri ortaya çıkarmak için bir senaryo olabilir, fazlası değil. Senaryonun sürükleyici olması da elbette önemli fakat esas özel durum, ayrı ayrı bir hiç olan bu karakterlerin umutlarını, heyecanlarını, hayalkırıklıklarını, acılarını ekrana taşırken aynı zamanda onları gerçekliklerinden koparması, hikayesi bağlamından kopan karakterin stüdyoda daha acısını anlatırken kendine yabancılaşması. Televizyondakinin mahallenin kızı, kahveye her gün giden sessiz genç değil de bayramlıklarını giymiş, stüdyo makyözleri tarafından boyanıp cicilenmiş, belli belirsiz ünlenmiş, belki yarı sahte bir karakter olması seyirciye de kolay bir ötekileştirme sunuyor. Mahallesinde ziyaret edilen mağdurlarla, fakirlerle özdeşleşen televizyon başındaki adam, o sıra ister istemez vicdanıyla yüz yüze geliyor ancak acunbey kahramanlarıyla vicdan-free hikayeler akşam yemeği sonrası için daha hafif, öğlen yemeği sohbetine daha uygun. Bugün konuşup yarın unutmalık, unutsak da bişeyolmaz yarı ünlülerin bu işten kârı da, televizyonda görünüp hasbel kader birinin dikkatini çekmek, en fazla bir reklamlık bir şöhret hayali.
Drama musluk takan acunbey'in yetenek yarışmasında da yaptığı aşağı yukarı aynı, artık kimsenin para vermediği taklit veya akrobasi yeteneğiyle milleti on dakikalığına bedavaya eğlendirmeye gelmiş zavallıları, diğer jüri üyeleri tarafından hülyavşar hayranlığı ve reklamda kullanılabilirliği test edildikten sonra ayaküstü deşeleyip içinden ilginç bir hikaye çıkıp çıkmadığına bakmak. Sonrasını sabrı ve yeteri kadar dikkati olan zaten diğer acunbey prodakşından takip eder. Ben almayayım, tadımlık seyrettim, kesti.
24 Kasım 2010 Çarşamba
aslan yattığı yerden belli olurmuş
"Ağaoğlu, My Towerland projesini hayata geçirmeden önce konut sahibi olmak isteyenlerin beklentilerini belirlemek amacıyla 50.000 kişilik bir anket gerçekleştirdi. Hayal ettikleri evin nasıl olduğunu belirten katılımcılar, vermiş oldukları yanıtlarla My Towerland’i şekillendirdi. Ankete katılan 50.000 kişi, oda ve salonların geniş, kullanım alanının verimli olduğu bir eve sahip olmak istediklerini belirtirken; genel beklenti, güzel manzaraya sahip, nefes alan, rahat ve ferah bir ev ortamı yönündeydi."
Ortamım, imkanım olsa da şu girizgah yazısını Star Wars girişi gibi kaydırsam. Üşenmesem de imkansızlıktan mızmızlanacağıma şunun olurunu bulsam. İtalik yaptım şimdilik yeter inşallah, yetmese de ilerleyen cümlelerde idare eder bir hoşluk yakalamayı umuyorum.
Deli deli delişmen bir şekilde ev aradığım o yedi ayın bir kısmında, ama kısa bir kısmında, internetten marka projelerin flaşlı sitelerine de bakındım; birbirinden gubik metinler, birbirinden güdük hayaller de buldum. Alt tarafı bir daire, etrafında da iki çimen çiçek vadeden inşaat şirketleri elbette ki marifetlerini "apartmanların bahçelerini peyzaj mimarına yaptırdık, çocuklar bislet binsin diye beton döktürdük" diye anlatacak değillerdi. Fakat duvar çekip bahçe yapmayı yeni bir hayat sunmak derecesine kadar abartmaları da yer yer idrakime dokunuyor, dimağımı karıncalandırıyordu. Çoğu orta sınıf insanlar için yapılmış bu projelerin tanıtımlarına ve vaadlerine bakarak kendilerini lüks içinde yüzer, çılgın gibi bir hayat içinde devinir görerek, ama sadece görerek; ve ihtiyaçlarını olsa da olur olmasa da olur önemine çekerek buraları kapışan insanların paracıklarıyla, taksit taksit hayatlarıyla semiren inşaat şirketlerinde çalışan hiç kimsede de bikaç apartman biraz çimen çiçek gibi bir realist yaklaşım beklemiyorum aslında. Çekirdek, iş bilen tayfada ise bilakis bu içgörünün olmamasına şaşırırdım sanırım.
Bu açıdan bakılınca My Towerland'in sadece aydınlık, kullanışlı ve ferah evler vaadi o kadar gerçek, o kadar yalın, o kadar güzel kalıyor ki bir anda benlikleri kavrayıp belleklerin derinliklerinde gizli "huzur" köşelerini uyandırıyor. Sanki yıllardır insanların aradığı o aydınlık, geniş, kullanışlı "evler" yokmuş da herkes bulamadığından karanlık mutfaklı, karanlık banyolu, cephe olarak bir pencere bir balkondan ibaret evlerde çile dolduruyormuş gibi, My Towerland de gelmiş bize manzaralı ve ferah evler sunuyor. Bu kat bahçeli, her binanın arasında yüzküsür metre mesafesi olan "ferah" dairelerin fiyatlarını bir söylesem, burdan hep beraber fakir edebiyatının hesap kitap dolu ümitsiz sayfalarına sürüklenmek icap edecek. Ne bileyim belki bu zamana kadar bu parayı verdiği halde avuç içi kadar karanlık evlerde oturmaya mecbur kalan, parasıyla rezil olmuş bir güruh vardı da Ağaoğlu onların imdadına yetişti. Apartman dairesine verecek onca parası olup da oda ve salonları geniş, manzaralı ve kullanışlı ev bulmak kabiliyetinden fukara insan varsa onlara derman getiriyor Ağaoğlu. Bunun dışında kalanlar için şimdilik bir çözümü olmadığı gibi bu kimselerle herhangi bir muhataplığı da yok.
Öte yandan benim beklentilerim son derece netken, harcayabileceğim bir miktar para da mevcutken bile ihtiyacımı karşılayacak daireyi bulmak aylar aldı. "Marka projeler" gayet mütevazi beklentileri karşılamak için hiç de mütevazi olmayan meblağlar istiyor, o meblağların önemli bir kısmını da bana göre olsa da olur olmasa da olur kriterlere yatırıyordu. Reklamı çok yapılan malları satın almaktan çekindiğim gibi, fotoğraf kitapları kalitesinde broşür elime verildiği anda bir "proje"den de soğuyordum. Gördüğüm her fuzuli süsleme, her pahalı detay gözüme batıyor, bunları kullanmadığım takdirde oluruna pazarlık teklif etmek için içim içimi yiyordu. Bu yüzden üzerime yapışan sevimsiz alaycılıkla kah personel bezdirmiş, kimi emlakçıyı da gücendirmiştim.
Marka projelere öykünen henüz marka olmamış projelerde ise durum aynısının farklısı gibiydi. Fiyatlar buralarda bir miktar düşüyor fakat şişirme detaylarla makyajlanmış bu projelerdeki dairelerin göze görünmeyen kısımlarının elimde patlama ihtimaliyle paralel bir düşüşü elbette ki bulamıyordum. Bunlarla tekil apartmanlar arasında kalan bir başka hibrit teknolojiyi de keşfetmiş oldum: 2-3 apartman ve bir havuzdan müteşekkil "site"ler. Bunlardaki hayat vadetme arsızlığı da neredeyse "marka proje"lerle yarışıyor, penceresi camcama daireler arasında sıkışıp kalmış, asla girmeyeceğim havuzun bakımı için talep edilen aidat tutarları ise fena halde canımı sıkıyordu. Bu esnada da akl-ı selim sahibi bir insan olarak, bir cadde üzerinde sıralanmış çok sayıda İkiApartmanBirHavuza bakıp da birleşip neden tek bir havuza girmediklerini düşünüyordum.
Sahibinden alım satım sitesi olarak tasarlanmışken kendini bir anda yılların girişimci rüyası emlakçı portalı olarak bulan sahibinden.com ilanları da bu sitecilik, marka projecilik kafasından nasibini almıştı. Her İkiApartmanBirHavuz artık "güvenlikli, otoparklı, havuzlu site" standart etiketiyle özlediğimiz izole ve nezih hayatı üstü kapalı vadeder hale gelmişti. Tek apartmandan ibaret "mütayit" yapıları bile çiçekli bir bahçeyi, -1 katta bir otoparkı sunuyordu. Yapıların dışı çılgın bir çeşitlilikte, içleri ise dekorasyon dergilerinden fırlamış türlü tuhaflıklar içindeydi. Giyinme odası bir lüks olmaktan çıkmıştı, bu yüzden kimse eğri büğrü odalara nasıl eşya yerleşeceği meselesini fazla düşünmüyordu. Fransız balkon kavramı dairelerdeki net-brüt alan kargaşasını minimuma indiriyor, aynı zamanda binalara parizyen bir şıklık kattığı da zannediliyordu. Bu bilgiler ışığında artık sınırları genişleyip koca bir ilçe olan Ataşehir'in Şerifali adlı bölgesinin görülmesini tavsiye ederim.
Sitecilik projecilik kafasının yükselen bir başka trendi residenceları da burada incelemek isterdim ama bize ayrılan sürenin sonuna gelmiş bulunuyorum. Gönül isterdi ki ev arayanlar için mala davara bir faydası olacak, daha bilgilendirici bir rehber hazırlayayım fakat bu veryansının bir şekilde edilmesi de gerekiyordu. Öte yandan İstanbul Anadolu yakasında Üsküdar'dan Bostancı'ya, gördüğüm herhangi bir dairenin fiyatını hala tahmin edebilir durumdayım. Bir yorum uzaklığındayım.
Ortamım, imkanım olsa da şu girizgah yazısını Star Wars girişi gibi kaydırsam. Üşenmesem de imkansızlıktan mızmızlanacağıma şunun olurunu bulsam. İtalik yaptım şimdilik yeter inşallah, yetmese de ilerleyen cümlelerde idare eder bir hoşluk yakalamayı umuyorum.
Deli deli delişmen bir şekilde ev aradığım o yedi ayın bir kısmında, ama kısa bir kısmında, internetten marka projelerin flaşlı sitelerine de bakındım; birbirinden gubik metinler, birbirinden güdük hayaller de buldum. Alt tarafı bir daire, etrafında da iki çimen çiçek vadeden inşaat şirketleri elbette ki marifetlerini "apartmanların bahçelerini peyzaj mimarına yaptırdık, çocuklar bislet binsin diye beton döktürdük" diye anlatacak değillerdi. Fakat duvar çekip bahçe yapmayı yeni bir hayat sunmak derecesine kadar abartmaları da yer yer idrakime dokunuyor, dimağımı karıncalandırıyordu. Çoğu orta sınıf insanlar için yapılmış bu projelerin tanıtımlarına ve vaadlerine bakarak kendilerini lüks içinde yüzer, çılgın gibi bir hayat içinde devinir görerek, ama sadece görerek; ve ihtiyaçlarını olsa da olur olmasa da olur önemine çekerek buraları kapışan insanların paracıklarıyla, taksit taksit hayatlarıyla semiren inşaat şirketlerinde çalışan hiç kimsede de bikaç apartman biraz çimen çiçek gibi bir realist yaklaşım beklemiyorum aslında. Çekirdek, iş bilen tayfada ise bilakis bu içgörünün olmamasına şaşırırdım sanırım.
Bu açıdan bakılınca My Towerland'in sadece aydınlık, kullanışlı ve ferah evler vaadi o kadar gerçek, o kadar yalın, o kadar güzel kalıyor ki bir anda benlikleri kavrayıp belleklerin derinliklerinde gizli "huzur" köşelerini uyandırıyor. Sanki yıllardır insanların aradığı o aydınlık, geniş, kullanışlı "evler" yokmuş da herkes bulamadığından karanlık mutfaklı, karanlık banyolu, cephe olarak bir pencere bir balkondan ibaret evlerde çile dolduruyormuş gibi, My Towerland de gelmiş bize manzaralı ve ferah evler sunuyor. Bu kat bahçeli, her binanın arasında yüzküsür metre mesafesi olan "ferah" dairelerin fiyatlarını bir söylesem, burdan hep beraber fakir edebiyatının hesap kitap dolu ümitsiz sayfalarına sürüklenmek icap edecek. Ne bileyim belki bu zamana kadar bu parayı verdiği halde avuç içi kadar karanlık evlerde oturmaya mecbur kalan, parasıyla rezil olmuş bir güruh vardı da Ağaoğlu onların imdadına yetişti. Apartman dairesine verecek onca parası olup da oda ve salonları geniş, manzaralı ve kullanışlı ev bulmak kabiliyetinden fukara insan varsa onlara derman getiriyor Ağaoğlu. Bunun dışında kalanlar için şimdilik bir çözümü olmadığı gibi bu kimselerle herhangi bir muhataplığı da yok.
Öte yandan benim beklentilerim son derece netken, harcayabileceğim bir miktar para da mevcutken bile ihtiyacımı karşılayacak daireyi bulmak aylar aldı. "Marka projeler" gayet mütevazi beklentileri karşılamak için hiç de mütevazi olmayan meblağlar istiyor, o meblağların önemli bir kısmını da bana göre olsa da olur olmasa da olur kriterlere yatırıyordu. Reklamı çok yapılan malları satın almaktan çekindiğim gibi, fotoğraf kitapları kalitesinde broşür elime verildiği anda bir "proje"den de soğuyordum. Gördüğüm her fuzuli süsleme, her pahalı detay gözüme batıyor, bunları kullanmadığım takdirde oluruna pazarlık teklif etmek için içim içimi yiyordu. Bu yüzden üzerime yapışan sevimsiz alaycılıkla kah personel bezdirmiş, kimi emlakçıyı da gücendirmiştim.
Marka projelere öykünen henüz marka olmamış projelerde ise durum aynısının farklısı gibiydi. Fiyatlar buralarda bir miktar düşüyor fakat şişirme detaylarla makyajlanmış bu projelerdeki dairelerin göze görünmeyen kısımlarının elimde patlama ihtimaliyle paralel bir düşüşü elbette ki bulamıyordum. Bunlarla tekil apartmanlar arasında kalan bir başka hibrit teknolojiyi de keşfetmiş oldum: 2-3 apartman ve bir havuzdan müteşekkil "site"ler. Bunlardaki hayat vadetme arsızlığı da neredeyse "marka proje"lerle yarışıyor, penceresi camcama daireler arasında sıkışıp kalmış, asla girmeyeceğim havuzun bakımı için talep edilen aidat tutarları ise fena halde canımı sıkıyordu. Bu esnada da akl-ı selim sahibi bir insan olarak, bir cadde üzerinde sıralanmış çok sayıda İkiApartmanBirHavuza bakıp da birleşip neden tek bir havuza girmediklerini düşünüyordum.
Sahibinden alım satım sitesi olarak tasarlanmışken kendini bir anda yılların girişimci rüyası emlakçı portalı olarak bulan sahibinden.com ilanları da bu sitecilik, marka projecilik kafasından nasibini almıştı. Her İkiApartmanBirHavuz artık "güvenlikli, otoparklı, havuzlu site" standart etiketiyle özlediğimiz izole ve nezih hayatı üstü kapalı vadeder hale gelmişti. Tek apartmandan ibaret "mütayit" yapıları bile çiçekli bir bahçeyi, -1 katta bir otoparkı sunuyordu. Yapıların dışı çılgın bir çeşitlilikte, içleri ise dekorasyon dergilerinden fırlamış türlü tuhaflıklar içindeydi. Giyinme odası bir lüks olmaktan çıkmıştı, bu yüzden kimse eğri büğrü odalara nasıl eşya yerleşeceği meselesini fazla düşünmüyordu. Fransız balkon kavramı dairelerdeki net-brüt alan kargaşasını minimuma indiriyor, aynı zamanda binalara parizyen bir şıklık kattığı da zannediliyordu. Bu bilgiler ışığında artık sınırları genişleyip koca bir ilçe olan Ataşehir'in Şerifali adlı bölgesinin görülmesini tavsiye ederim.
Sitecilik projecilik kafasının yükselen bir başka trendi residenceları da burada incelemek isterdim ama bize ayrılan sürenin sonuna gelmiş bulunuyorum. Gönül isterdi ki ev arayanlar için mala davara bir faydası olacak, daha bilgilendirici bir rehber hazırlayayım fakat bu veryansının bir şekilde edilmesi de gerekiyordu. Öte yandan İstanbul Anadolu yakasında Üsküdar'dan Bostancı'ya, gördüğüm herhangi bir dairenin fiyatını hala tahmin edebilir durumdayım. Bir yorum uzaklığındayım.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)


