3 Mart 2011 Perşembe

ortama bakmadan ağırlığını koyan adam

Sosyal medyalar denen etkileşimli, çok konuşmalı, çok paylaşmalı internetlerde hep ciddi ciddi konuşan, dünyanın derdine kafa yoran, haber sitelerinden link veren adamlar var. Herkes bundan en az bir tane tanıyordur, uzaktan ağır abi gibi ama bir tanısan nasıl da sevecen, nasıl da dünya iyisi. Hiç unutmam bi gün bunla konuşuyoruz, canım cheesecake istedi dedim de ne göreyim, gecenin şeyinde elinde cheesecake ile çıkagelmesin mi?

Bu herifin hayattaki yeri, amacı, kariyeri filan ne olursa olsun içinde hep bir eksiklik, bir bildiğini her yerde gösterme iddiası var. Gençliği senin benim gibi boş beleş geçireceğine yaşıtlarından ve kızlardan korunaklı karantinasında geçirdiğinden en entel filmleri, etniğinden metaline en onkişininbildiği grupları, televizyonda konuşan bütün bıyıklı sıkıcı adamları isim soyisim kariyer künyesiyle birlikte hafızasında tutan, gerektiğinde karşılaştırmalı edebiyatta bilek güreşine girebilen bir adam bu. Fakat buna rağmen ortamda ne karizması var ne gideri, yıllar olmuş platoniğine dahi açılamamış ama kafa okumaktan ampul gibi olmuş. Dam üstünde döt götüreni de var şimdi genellemeyeyim, zira romantik serserilik olsun, depresif ibnelik olsun hala bu topraklarda kızların düşebildiği tuzaklar. Nabalım, kolundan tutup çekecek değiliz. Bir musibet bin nasihatten iyidir.

Herkesin eğlenmeye geldiği ortamlarda "bi dakika arkadaşlar" diye tat kaçıran eleman vardı ya, onun aynısı işte. Herkesin kakara kikiri yaptığı, boş boş konuştuğu feysbukta olsun, tibitırda olsun eriyen buzullardan, dünyanın öbür ucundaki işçilerin mücadelesinden, edebiyattan, felsefeden, fikirden dem vurarak farkını ortaya koyar, gün ortasında can sıkar.

Yapılan araştırmalar gösteriyor ki şu resmi şuraya koymasam yazıyı kimse okumaz. İyice soytarıya döndük anasını satayım.

17 Ocak 2011 Pazartesi

Varoşluğun Dramına Musluk Takan Adam

"Hiç televizyon seyretmiyorum, aa hiç ilginç değilim halbuki ilginç olan sizsiniz" şuursuzluğunda insanlar türedikçe "televizyon seyretmiyorum pek" demeye utanır oldum. Sahtekar elitlik gibi, gereksiz bir paye gibi televizyon seyretmemeyi kimliğime eklemesem daha iyi. Ama pek seyretmediğim de yeni çıkan reklamları bilmeyişimden, dizi karakterlerinin çoğunu diziden değil günlük konuşmalardan tanıyışımdan biraz belli oluyor. Gerçek şu ki, bir kere soğuyunca televizyonu takip etmek de zorlaşıyor. O eski tanıdıklığı olmayan kanallarda her şey yeni ve yabancı olduğundan çok çabuk sıkkınlık ve bıkkınlık veriyor. Bunun da çok şahane zevklere sahip olmakla alakası yok. Olsa olsa fazladan sinir sahibi olmakla alakası var, onu da ayda yılda bir gelen birisi televizyon açıp da YeteneksizsinizAllahbelanızıversinTürkiye seyredince farkettim.

Yanlış anlaşılmasın, yetenek yarışmasında acunbeyler dünbirhiçken, hem de gözümüzün önünde, paranın canına okudu (ahem) diye hasetten sinir yapmıyorum. Fakat ağarmış rasta saçları, baya baya çılgın reklamcı gibi tripleriyle alitoran, yıllardır hiç eskimeyen "ben memleketin en güzel garısıyam" kafasıyla hülyavşar ve etraflarında -bana göre- bir hare gibi beliren sahtelik, olmamışlık idraklerime dokunuyor.

Format gereği halkın sırtında yükselen jüri mizanseniyle aralarında tepeden tepeden konuşmaya en yetkili kişi belki acunbeyler; hayatta yaptığı şey farklı ya da komik olmayan, zavallı rezil reklamlar üretmek ya da kendi kendini üfleyebilen, osbir enerjisiyle yükselen mucize balon olmak değil; varroşluğun, avamlığın potansiyeline jeneratör bağlamak. Kim ne derse desin, en çok alan veren, ekonomiye en çok can veren, en çok sms oylayan, en canlı, en heyecanlı kitle olan avamı anlayıp ona çareler sunan, eğlenceler üreten acunbeyler'in, bu konuda ecnebinin rare gift dediği türden bir kabiliyeti var. Yoksa, kutu yarışmasının formatını ithal etmekle bu işler olacak olsa, her biri ithal format olan, sunucusunun tipine kadar birebir yarışmaların da bir o kadar atarlı, giderli, reytingli olması lazımdı. Bir acunbey prodakşın ın bütün olayı format olsa, konuşulan da o olur, karakter dedikodusu olmazdı. O rare gift, o okulu olmayan yetenek de burada devreye giriyor zaten. Acıyı seven, dedikoduya bayılan kitleye hikayeli, anlaması ve sindirmesi kolay, çelişkisiz, stereotip, dedikodu malzemesi bol karakterler sunmak. Yarışma formatı ise ancak bu karakterleri ortaya çıkarmak için bir senaryo olabilir, fazlası değil. Senaryonun sürükleyici olması da elbette önemli fakat esas özel durum, ayrı ayrı bir hiç olan bu karakterlerin umutlarını, heyecanlarını, hayalkırıklıklarını, acılarını ekrana taşırken aynı zamanda onları gerçekliklerinden koparması, hikayesi bağlamından kopan karakterin stüdyoda daha acısını anlatırken kendine yabancılaşması. Televizyondakinin mahallenin kızı, kahveye her gün giden sessiz genç değil de bayramlıklarını giymiş, stüdyo makyözleri tarafından boyanıp cicilenmiş, belli belirsiz ünlenmiş, belki yarı sahte bir karakter olması seyirciye de kolay bir ötekileştirme sunuyor. Mahallesinde ziyaret edilen mağdurlarla, fakirlerle özdeşleşen televizyon başındaki adam, o sıra ister istemez vicdanıyla yüz yüze geliyor ancak acunbey kahramanlarıyla vicdan-free hikayeler akşam yemeği sonrası için daha hafif, öğlen yemeği sohbetine daha uygun. Bugün konuşup yarın unutmalık, unutsak da bişeyolmaz yarı ünlülerin bu işten kârı da, televizyonda görünüp hasbel kader birinin dikkatini çekmek, en fazla bir reklamlık bir şöhret hayali.

Avamlık demişken, zirvede bırakayım bari.

Drama musluk takan acunbey'in yetenek yarışmasında da yaptığı aşağı yukarı aynı, artık kimsenin para vermediği taklit veya akrobasi yeteneğiyle milleti on dakikalığına bedavaya eğlendirmeye gelmiş zavallıları, diğer jüri üyeleri tarafından hülyavşar hayranlığı ve reklamda kullanılabilirliği test edildikten sonra ayaküstü deşeleyip içinden ilginç bir hikaye çıkıp çıkmadığına bakmak. Sonrasını sabrı ve yeteri kadar dikkati olan zaten diğer acunbey prodakşından takip eder. Ben almayayım, tadımlık seyrettim, kesti.

24 Kasım 2010 Çarşamba

aslan yattığı yerden belli olurmuş

"Ağaoğlu, My Towerland projesini hayata geçirmeden önce konut sahibi olmak isteyenlerin beklentilerini belirlemek amacıyla 50.000 kişilik bir anket gerçekleştirdi. Hayal ettikleri evin nasıl olduğunu belirten katılımcılar, vermiş oldukları yanıtlarla My Towerland’i şekillendirdi. Ankete katılan 50.000 kişi, oda ve salonların geniş, kullanım alanının verimli olduğu bir eve sahip olmak istediklerini belirtirken; genel beklenti, güzel manzaraya sahip, nefes alan, rahat ve ferah bir ev ortamı yönündeydi."

Ortamım, imkanım olsa da şu girizgah yazısını Star Wars girişi gibi kaydırsam. Üşenmesem de imkansızlıktan mızmızlanacağıma şunun olurunu bulsam. İtalik yaptım şimdilik yeter inşallah, yetmese de ilerleyen cümlelerde idare eder bir hoşluk yakalamayı umuyorum.

Deli deli delişmen bir şekilde ev aradığım o yedi ayın bir kısmında, ama kısa bir kısmında, internetten marka projelerin flaşlı sitelerine de bakındım; birbirinden gubik metinler, birbirinden güdük hayaller de buldum. Alt tarafı bir daire, etrafında da iki çimen çiçek vadeden inşaat şirketleri elbette ki marifetlerini "apartmanların bahçelerini peyzaj mimarına yaptırdık, çocuklar bislet binsin diye beton döktürdük" diye anlatacak değillerdi. Fakat duvar çekip bahçe yapmayı yeni bir hayat sunmak derecesine kadar abartmaları da yer yer idrakime dokunuyor, dimağımı karıncalandırıyordu. Çoğu orta sınıf insanlar için yapılmış bu projelerin tanıtımlarına ve vaadlerine bakarak kendilerini lüks içinde yüzer, çılgın gibi bir hayat içinde devinir görerek, ama sadece görerek; ve ihtiyaçlarını olsa da olur olmasa da olur önemine çekerek buraları kapışan insanların paracıklarıyla, taksit taksit hayatlarıyla semiren inşaat şirketlerinde çalışan hiç kimsede de bikaç apartman biraz çimen çiçek gibi bir realist yaklaşım beklemiyorum aslında. Çekirdek, iş bilen tayfada ise bilakis bu içgörünün olmamasına şaşırırdım sanırım.

Bu açıdan bakılınca My Towerland'in sadece aydınlık, kullanışlı ve ferah evler vaadi o kadar gerçek, o kadar yalın, o kadar güzel kalıyor ki bir anda benlikleri kavrayıp belleklerin derinliklerinde gizli "huzur" köşelerini uyandırıyor. Sanki yıllardır insanların aradığı o aydınlık, geniş, kullanışlı "evler" yokmuş da herkes bulamadığından karanlık mutfaklı, karanlık banyolu, cephe olarak bir pencere bir balkondan ibaret evlerde çile dolduruyormuş gibi, My Towerland de gelmiş bize manzaralı ve ferah evler sunuyor. Bu kat bahçeli, her binanın arasında yüzküsür metre mesafesi olan "ferah" dairelerin fiyatlarını bir söylesem, burdan hep beraber fakir edebiyatının hesap kitap dolu ümitsiz sayfalarına sürüklenmek icap edecek. Ne bileyim belki bu zamana kadar bu parayı verdiği halde avuç içi kadar karanlık evlerde oturmaya mecbur kalan, parasıyla rezil olmuş bir güruh vardı da Ağaoğlu onların imdadına yetişti. Apartman dairesine verecek onca parası olup da oda ve salonları geniş, manzaralı ve kullanışlı ev bulmak kabiliyetinden fukara insan varsa onlara derman getiriyor Ağaoğlu. Bunun dışında kalanlar için şimdilik bir çözümü olmadığı gibi bu kimselerle herhangi bir muhataplığı da yok.

Öte yandan benim beklentilerim son derece netken, harcayabileceğim bir miktar para da mevcutken bile ihtiyacımı karşılayacak daireyi bulmak aylar aldı. "Marka projeler" gayet mütevazi beklentileri karşılamak için hiç de mütevazi olmayan meblağlar istiyor, o meblağların önemli bir kısmını da bana göre olsa da olur olmasa da olur kriterlere yatırıyordu. Reklamı çok yapılan malları satın almaktan çekindiğim gibi, fotoğraf kitapları kalitesinde broşür elime verildiği anda bir "proje"den de soğuyordum. Gördüğüm her fuzuli süsleme, her pahalı detay gözüme batıyor, bunları kullanmadığım takdirde oluruna pazarlık teklif etmek için içim içimi yiyordu. Bu yüzden üzerime yapışan sevimsiz alaycılıkla kah personel bezdirmiş, kimi emlakçıyı da gücendirmiştim.

Marka projelere öykünen henüz marka olmamış projelerde ise durum aynısının farklısı gibiydi. Fiyatlar buralarda bir miktar düşüyor fakat şişirme detaylarla makyajlanmış bu projelerdeki dairelerin göze görünmeyen kısımlarının elimde patlama ihtimaliyle paralel bir düşüşü elbette ki bulamıyordum. Bunlarla tekil apartmanlar arasında kalan bir başka hibrit teknolojiyi de keşfetmiş oldum: 2-3 apartman ve bir havuzdan müteşekkil "site"ler. Bunlardaki hayat vadetme arsızlığı da neredeyse "marka proje"lerle yarışıyor, penceresi camcama daireler arasında sıkışıp kalmış, asla girmeyeceğim havuzun bakımı için talep edilen aidat tutarları ise fena halde canımı sıkıyordu. Bu esnada da akl-ı selim sahibi bir insan olarak, bir cadde üzerinde sıralanmış çok sayıda İkiApartmanBirHavuza bakıp da birleşip neden tek bir havuza girmediklerini düşünüyordum.

Sahibinden alım satım sitesi olarak tasarlanmışken kendini bir anda yılların girişimci rüyası emlakçı portalı olarak bulan sahibinden.com ilanları da bu sitecilik, marka projecilik kafasından nasibini almıştı. Her İkiApartmanBirHavuz artık "güvenlikli, otoparklı, havuzlu site" standart etiketiyle özlediğimiz izole ve nezih hayatı üstü kapalı vadeder hale gelmişti. Tek apartmandan ibaret "mütayit" yapıları bile çiçekli bir bahçeyi, -1 katta bir otoparkı sunuyordu. Yapıların dışı çılgın bir çeşitlilikte, içleri ise dekorasyon dergilerinden fırlamış türlü tuhaflıklar içindeydi. Giyinme odası bir lüks olmaktan çıkmıştı, bu yüzden kimse eğri büğrü odalara nasıl eşya yerleşeceği meselesini fazla düşünmüyordu. Fransız balkon kavramı dairelerdeki net-brüt alan kargaşasını minimuma indiriyor, aynı zamanda binalara parizyen bir şıklık kattığı da zannediliyordu. Bu bilgiler ışığında artık sınırları genişleyip koca bir ilçe olan Ataşehir'in Şerifali adlı bölgesinin görülmesini tavsiye ederim.

Sitecilik projecilik kafasının yükselen bir başka trendi residenceları da burada incelemek isterdim ama bize ayrılan sürenin sonuna gelmiş bulunuyorum. Gönül isterdi ki ev arayanlar için mala davara bir faydası olacak, daha bilgilendirici bir rehber hazırlayayım fakat bu veryansının bir şekilde edilmesi de gerekiyordu. Öte yandan İstanbul Anadolu yakasında Üsküdar'dan Bostancı'ya, gördüğüm herhangi bir dairenin fiyatını hala tahmin edebilir durumdayım. Bir yorum uzaklığındayım.

25 Ekim 2010 Pazartesi

ofis güzeli

Çalışanlardan ezik kesimin ağzını ayıra ayıra baktığı Google, Facebook efendime söyleyeyim Twitter headquarterslarını ve birtakım ofislerini bilirsiniz; oyun konsolları, büyükler için oyuncaklar, süper rahat çalışma ortamları, masajlar, o biçim kafalar, mutlu mutlu casual insanlar... Ara sıra gazeteler internetler düşman çatlatırcasına bu ortamların boy boy fotoğraflarını koyar, "bu ofiste şu serbest" "bu ofiste herkes istediği saatte gelip gidiyor inanılır gibi değil" "yatak yorgan izni bile var" gibi ifadelerle bir çalışan cenneti tasvir ederler. Her gün patronundan/müdüründen önce ofise gelmek ve ondan sonra çıkmak, patron/müdür etraftayken çalışıyormuş gibi yapmakla mükellef çalışan takımı da bunlara bakar bakar ah çeker. Çalıştığı filancakim şirketi, filanca bankası da böyle ofisler yapsa, o da patron/müdür gölgesi olmadan akşama kadar dalga geçse ister. Ulaşmak istemez bu eleman, ayağına getirilsin ister. Patron az yesin, onu rahat ettirsin ister.


Ortam: Google Zurich Kaynak: http://theroxor.com

Fakat aklı başında her insan böyle yatak yorgan izinli, mesai saatinde oyun oynamacalı bir ofis ortamının buralarda "çalışmayacağını" bilir. Bilir de neden çalışmayacağını bilir mi bakalım? Bizim memleket midir bunun sorumlusu, bizim adamlar mı, bizim patronlar mı yoksa sektör müdür? Yoksa müdür müdür müdür?

Sorumluluk almakla hesap vermenin bir tutulduğu topraklarda elbette ki bir çalışandan mesaisinin istediği kadarını çalışmaya, istediği kadarını da dalga geçmeye ayırırken vazife ve mesuliyetini de ihmal etmemek, üzerindeki işleri zamanında teslim etmek ve kimsenin işini aksatmamak çok yüce bir haslet. Sorumluluğun dışardan dürtme değil içerden gelme olarak algılanması, anlaşılması ve çalışanın kendi zamanını kendi yönetmeye yetkin olması şartlarının sağlandığı yerde ofiste oyun da olur, masaj da olur, kakalak da. Halbuki mesainin saat doldurmak, çalışır görünmek, yapıyormuş gibi yapmak, ötekini suçlamak ve patrona/müdüre yanaşmaktan ibaret olduğu yerlerde oyun değil, internet bile tehlikelidir, haram edilmelidir. Çalışmadığı gibi işvereninin fazladan koyduğu her imkanı sömürürcesine kullanan adamın kulağına bir de yastık yorgan izni kaçarsa o şirketin işgücünü yerden toplamak gerekecektir.

Öyle çalışanlar var ki, işyerinde atıştırmalık bisküvi olsa bütün gün karnını onunla doyurur, biriken yemek parasıyla da telekız çağırır. Eğer tek beleş şey tuvalet kağıdıysa, onu da sebepsizce yere serer. Patronundan/müdüründen önce gelip o işyerinden çıkıncaya kadar kapıyı gözleyen, o çıkmadan kıpırdamayan adam, en basitinden, "istediğin saatte gel" sorumluluğu teslim edilir bir adam değildir.

Öte yandan, akıllı ve seviyeli bir adama beş dakika geç geldin, ekranında excel göremedim diye dırdırlanmak da gereksiz bir gerilime sebep olacaktır. Normal şartlarda işiyle meşgul olan adam "öyleyse neden daha fazla çalışayım" diyerek "çalışıyormuş gibi" seviyesine inecektir. Hoşgeldin rekabet.

Facebook ise minimalizmin şeyle harman olduğu yer adeta.

Pixar ortamı minimalizm geleneğini bozmuş fakat mihrap yerinde?

Çalışanlarının çılgın gibi ortamı olsun, rahatlıktan prodüktivite doğsun isteyen işverenler o kadar masrafı yapmadan önce iş görüşmelerinde denyoları, sorumsuzları, beleşçileri ve çokönemliküçükadamları eleyebilirlerse o dallamafree ortamı sağlamak mümkün olabilir. Tabii burada işverenin de önemli kabiliyetlerinin olması gerekir. Kendini cool sanan olmamış reklamcı mizaçlı bir işverenin işe aldığı adamlarla en iyi ihtimalle dengesiz bir ortam olur. Sonrası asap bozukluğu, sonrası hüsran.

Şu halde, hayalleri süsleyen cool iş ortamına ulaşmak iki oyun konsolu alıp bir odayı gym'e çevirmekle değil amaca uygun adam seçmekle mümkün olabiliyor ancak. O da iş ilanlarına "sorumluluk sahibi" yazmaktan daha büyük performans gerektirebiliyor. Zor yoldan yani. Maalesef.

12 Ekim 2010 Salı

piratik bilgiler bilmemkaç

Bugünkü pratik bilgimiz, kozmetik çılgınlığı sırasında beynime bir an kan gitmesi sayesinde oluştu.

Yaz günlerinin en elzem şeyi güneş koruyucunun toz allıklarla iyi geçinemeyen yapısı sayesinde krem allık olayına girdim. Krem allık piyasasına adım atınca otomatikman stick allıklara da alıcı gözüyle bakmaya başladım. Nars Multiple'dan ELF all over color stick'e kadar renk renk, fiyat fiyat alternatifi mevcut bu stick olayının. Yani ne oluyor, stick şeklindeki bu şey hem allık niyetine, hem dudaklarar ruj niyetine hem de gözlere far niyetine kullanılıyor (far olayı zorlama bence biraz). Tek bir tanesini elime alıp yüzüme gözüme sürmüş değilim ama inanılmaz bir formül, bir devrim ürün olduklarını da sanmıyorum. Bu sırada beynime kan gitti demiştim ya, işte o anda "annelerimizi, anneannelerimizi dinleyelim" şekli bir fikrim geldi.

Evet, rujundan pıt pıt parmak uçlarına aldığı renkle yanaklarına renk veren anne, anneanne görüntüsünü bir anlığına hatırlayalım. Multiple denen olay o işte.

Bunu da vakit geçirmeden denedim. Allıkta aranan o kremsi yapıyı ruj vermiyor tabii, birazcık yapış yapış oluyor ama zaten suratımda güneş koruyucusunun yıvış yapısına mecburen katlandığımdan bunu dert edeceğimi sanmıyorum.

Siz de ara ara, bir anlığına rengini sevdiğiniz bir ruju yanaklarda deneyebilirsiniz. Güneş koruyucusunun üstüne bir kat pudra geçemeyecek kadar üşengeç bir insanım onu da sorulmadan belirteyim.


bunları da bilelim

Related Posts with Thumbnails