Küçükken hep başarılı olacağımı düşünüyordum.
Küçükken hep, başarılı olacağımı biliyordum aslında.
Bugün geldiğim noktada düşündüğüm kadar başarılı olmadığımı görüyorum. Halbuki bir şekilde kendi tasarladığım şekilde, yani "bir firmada üst düzey yönetici" şeklinde değil, bana ait fikirlerin başarılı olduğu bir oluşum içinde olacağımı düşünüyordum. Evli ve çocuklu olup olmayacağımı ise hiç bilmiyordum. Çünkü işin bu kısmı benim şahsi çabama değil, daha çok kadere bağlıydı. Sevebileceğim birinin karşıma çıkıp çıkmayacağını bilemezdim, çıkmazsa bu konuda çabalamak netice vermeyebilirdi. Çıksa bile onunla uzun süreli bir beraberlik içinde olup olamayacağımı, çocuğumun/çocuklarımın olup olmayacağını bilemezdim. Bu konuda yapabileceklerim sınırlıydı. "Belki de hiçbir zaman olmaz" diyerek müdahale edemeyeceğim bir meselede uğrayacağım hüsrandan kaçınmıştım. Ama diğer meselelerde, başarılı olacağımı biliyordum. Başarının benim belirlediğim şartlarda geleceğini bir şekilde biliyordum.
Başarı veya başarısızlık, hadiselere bakışımızı, onları yorumlayışımızı etkileyen iki farklı bakış, iki farklı fikir aslında. Biri diğerinin zıttı değil. Biri aydınlıkken diğeri karanlık değil. Sadece bulunduğumuz noktadan geriye doğru bakıldığında farklı noktaları aydınlatan iki farklı renkte ışık.
Bir meselenin neticesine göre o neticede önemli bir payı olan bir hadiseyi yorumlayışımız değişiyor. Piyasaya yeni çıkmış o malı, riskli bir pazarlama usulüyle tanıtıyoruz ve tüketici de çok güzel tepki veriyor. Malımız nefis bir şekilde satıyor, büyük başarılar kazanıyor. Buradaki riskli pazarlama usulü, netice başarılı olduğu sürece "kimsenin almak istemediği bir riski alıp yapılmayanı yapmak" olarak yorumlanırken netice başarılı değilse "kötü bir karar. ZATEN tüketicilerin asla tepki vermeyeceği bir usul" olarak kalır.
Benzer şekilde, hayatlarımızda ulaştığımız noktada geriye baktığımızda, bulunduğumuz duruma göre başarılı olduğumuz veya başarısız olduğumuz anlar daha çok parlar. Hatta, yapmakta olduğumuz iş her ne ise, o işe yönelik hatıralar daha parlak görünür. Sanki çok küçük yaşlardan beri bir plan dahilinde hareket ediyor ve bugün geldiğimiz noktaya emin adımlarla ilerliyormuşuz gibi. Halbuki hayatlarımız bir çok küçük andan, bir çok başarılı ve başarısız karardan, bir çok deneme ve bir çok yanılmadan oluşur.
Bugün mimar olsaydım, 7-8 yaşındayken birkaç set legonun uygun parçalarıyla yaptığım farklı tasarımda evler çok manalıymış gibi görünecekti.
Bir çizer olsaydım, 10 yaşında ilk özgün bant karikatür karakterlerimi tasarlamış olmam tam bir "adam olacak çocuk" hikayesiydi.
Büyük bir yazar olsaydım, 9 yaşında günlük tutmaya başlamış olmam çok manalı olabilirdi.
Ama ben kod yazan bir insan oldum. İlk defa 11 yaşında oynadığım Wolf ve Doom'dan o kadar nefret etmiştim ki bugün fps adlı oyun usulünü yerle bir eden yeni bir oyun deneyimi icat ettim. Bu da fena olmazdı.
Neticede ben, sürekli deneyen ve birçok kez yanılmış bir insan oldum. Başarı ve başarısızlık üzerine o kadar çok düşündüm ki nihayet aradaki çizgi belirsizleşmeye başladı. Mesela bugün, başarı ve başarısızlık üzerine bir yazı yazdığımda bu sizi hiç de ilgilendirmiyor. Ama bu yazıyı bir Steve Jobs veya Richard Feynman yazsa baş ucunuza koyardınız. Çünkü geriye dönük her şey (bizi buraya getiren fikirlerimiz gibi) ancak vardığımız nokta sayesinde anlam kazanıyor.
Bu yazıyı, yapmam gereken bir sürü şey varken bir ara vererek yazıyorum. Verdiğim bir sürü karardan belki de çok akıllıca olmayan bir tanesi. Fakat diğer türlüsü hem yazıya hem fikre haksızlık olurdu. Başarısız olmayı kaldırabilirim, ama fikirlerini öylesine unutup giden biri olmayı istemem.
7 Mayıs 2015 Perşembe
9 Şubat 2015 Pazartesi
#karıgibi gülme lan!
Bebe dışında uzun zamandır beynimi bu kadar karıncalandıran bir şey olmamıştı. Şu reklamı diyorum;
Halbuki bunun ilk ve -tahmin ediyorum- uluslararası versiyonu hakkında daha tatlı şeyler hissetmiştim. Öyle coşku falan değil, ne bileyim erkek egemen dile vurulmuş bir darbe de değil ama hoş bir fikirdi. Onu da şurada görelim:
Bu ilk reklamda görüleceği üzere yerleşik bir "kız gibi (like a girl)" tabiri var. Muhtemelen de erkeklerin icat ettiği, işte kız tabiatının çok da sert olmayışından dolayı kızların biraz yavaş koştuğunu, topları çok da kuvvetli atamadığını ima eden bir ifade. Genellikle de erkeklerin birbirine hitaben kullandıkları bir ifade. Adam topu kuvvetli atamadı mı? Al işte kız gibi attın! Hızlı koşamıyor musun? Demek ki kız gibi koşuyorsun... Reklam kampanyası kızların da bu "kız gibi" tabirini ne kadar içselleştirdiğine dikkat çekiyor. Bir şeyi "kız gibi" yap denince abartılı bir yavaşlıkla, beceriksizlikle, hatta biraz kırıtarak yapan kızlara aynı şeyi "kendisi gibi" yapması söylendiğinde o işin gayet de hakkını verebildiği gösteriliyor. Ve işin ilginç tarafı, henüz ergenliğe girmemiş küçük kızların "kız gibi" tabirini bir aşağılama olarak görmediği daha doğrusu bu aşağılayıcı ifadeyi bilmedikleri ortaya çıkıyor. Yani ergenlikte her ne oluyorsa bir şeyi kız gibi yapmak birdenbire kötü bir şey haline geliyor. Ardından kapanış, "bundan sonra kız gibi değil kendin gibi yap canımciğerim. sen yaparsın. sen süpersin. kız gibi demek bok gibi demek değil, anladın mı?" (anladım diyerek başlar öne eğiliyor) (şaka şaka eğilmiyor. başlar dik.).
Çok geçmeden bu reklam kampanyasının bir adet de Türk versiyonu çekildi. Baştan söyleyeyim, Türkiye'de böyle bir versiyonun olmasını "çalıntı", "kopya" ya da "taklit" olarak görmüyorum. Orkid/Always satıldığı her ülkede ayrı bir kampanya yumurtlayacak değil. Zaten buna ihtiyaç da yok. Orijinal kampanyayı dublajlamak ise etkisini azalttığı gibi işi de sevimsiz gösterir. O halde aynı temayı, yani bir şeyi "kız gibi" yapmanın alay edilecek bir şey olmadığını anlatmak için Türk bir ekip Türk tüketici için Türkçe bir kampanya hazırlar.
Reklam temasının hafif feminist (ama çok da öyle şey değil, azıcık) mesajını Türkiye'de verecek kişi tabii ki Nil Karaibrahimgil olarak seçilmiş. Kendisi hakim söyleme tek başına baş kaldırırken (şarkı söyleyerek) senaryo icabı çekine çekine bakan kızlara da eliyle "gelin gelin, siz de benimle söyleyin, baş kaldıralım beraber" işareti yapıyor. Ardından kızları karşısına alıp bir başöğretmen edasıyla "kız gibi yap sen naparsan senkızgibiyapsannaaaparsonmıymıymıy KIZ GİBİ YAP OL KAHRAMAN" diye son mesajını verip kızları gönderiyor. Çünkü kızlarımız kendisi bilemez, birisinin karşılarına geçip tane tane (mümkünse nağmeli, çünkü akılda kalması daha kolay) anlatması lazım.
Nil Hanım'ın şarkısı şöyle başlıyor;
Kız gibi gülme dediler
Kız gibi koşma dediler
Bir dakika, reklamın orijinalinde böyle bir ifade yok ki? Kimse kimseye "Kız gibi yapma" demiyor, sadece bir işi kız gibi yapmak bir çeşit alay konusu. Sanırım Nil Karaibrahimgil (ve ekibi) şöyle düşünmüş: bizim memlekette de bir işi kız gibi yapmakla alay edilir. "Kız gibi koşma" denir mi? Denir. Başka? "Kız gibi gülme" de denir. Yanlış... O ifadenin aslı "Karı gibi gülme lan!"dır. Ayrıca kızlara da söylenmez, erkekler arasında bir aşağılama ifadesi olarak kullanılır. Nil kızımız tabii ki reklamda "karı gibi" diyemeyeceğinden böyle saçma sapan laflar yumurtlamış. Sanki yıllardır kızlara "kız gibi gülme" "kız gibi koşma" deniyormuş gibi "siz onlara bakmayın, kız gibi yapın. yapamazsın derler, siz yapın" şeklinde kendince güzel bir mesaj vermeye çalışmış ama mizansenle birleşince ortaya son derece sevimsiz ve didaktik bir iş çıkmış.
Canımı en çok sıkan farklardan biri de orijinal reklamda mesajı ünlü birisinin değil de rastgele seçilmiş kızların vermesi, yerli versiyonda ise mesajın ilk andan reklam yüzü ünlü kimse tarafından seslendirilmesi. Yani tüketicinin ya da bu mesajı alacak kızların kendini özdeşleştirebileceği, kendisi gibi kızlara karşılık kızlara rol model olarak sunulan bir ünlü. En başta soru kendilerine sorulduğunda "kız gibi" ifadesini gerçekte bir aşağılama olduğunu farketmeden taklit eden kızlar, ekibin sorularıyla esas mesajı kendileri düşünerek buluyor (gibi görünüyor. senaryo olsa bile başarılı). Türkiye'de çekilmiş reklamda ise seyirciye/tüketiciye düşünüyormuş gibi dahi yapılmıyor. Mesajını ver çık. Nil yaptı, siz de yapın. Nil yap diyor. Çünkü yapabilirsin. Çünkü Nil yaptı.
İyi de Nil Karaibrahimgil kim? Kim oluyor da kızları karşısına alıp "Naparsan sen kız gibi yap çünkü en iyisini yap ve bir daha yap ve çocuk da yap ve kariyer de yap" diyor? Böyle emir kipiyle? Sevimli desen sevimli değil. Yerleşmiş tabulara karşı çıkan bir tarafı hiç yok. Tam olarak nasıl ve ne için kızlara örnek olarak gösteriliyor? Nil Karaibrahimgil'in o hafif aşk kadını/kaşlarını çatıp dudaklarını büzerek küçük huysuzluklarla istediğini yaptıran kız çocuğu tavrının örnek alınacak bir tarafı var mı?
Kızlar sinmesinler, özgüvenli olsunlar, ne bileyim adet günlerinde beyaz pantolon giyebilsinler, nihai hedef olarak da Nil Karaibrahimgil gibi mi olsunlar? Yoo dostum. Orada dur.
Halbuki bunun ilk ve -tahmin ediyorum- uluslararası versiyonu hakkında daha tatlı şeyler hissetmiştim. Öyle coşku falan değil, ne bileyim erkek egemen dile vurulmuş bir darbe de değil ama hoş bir fikirdi. Onu da şurada görelim:
Bu ilk reklamda görüleceği üzere yerleşik bir "kız gibi (like a girl)" tabiri var. Muhtemelen de erkeklerin icat ettiği, işte kız tabiatının çok da sert olmayışından dolayı kızların biraz yavaş koştuğunu, topları çok da kuvvetli atamadığını ima eden bir ifade. Genellikle de erkeklerin birbirine hitaben kullandıkları bir ifade. Adam topu kuvvetli atamadı mı? Al işte kız gibi attın! Hızlı koşamıyor musun? Demek ki kız gibi koşuyorsun... Reklam kampanyası kızların da bu "kız gibi" tabirini ne kadar içselleştirdiğine dikkat çekiyor. Bir şeyi "kız gibi" yap denince abartılı bir yavaşlıkla, beceriksizlikle, hatta biraz kırıtarak yapan kızlara aynı şeyi "kendisi gibi" yapması söylendiğinde o işin gayet de hakkını verebildiği gösteriliyor. Ve işin ilginç tarafı, henüz ergenliğe girmemiş küçük kızların "kız gibi" tabirini bir aşağılama olarak görmediği daha doğrusu bu aşağılayıcı ifadeyi bilmedikleri ortaya çıkıyor. Yani ergenlikte her ne oluyorsa bir şeyi kız gibi yapmak birdenbire kötü bir şey haline geliyor. Ardından kapanış, "bundan sonra kız gibi değil kendin gibi yap canımciğerim. sen yaparsın. sen süpersin. kız gibi demek bok gibi demek değil, anladın mı?" (anladım diyerek başlar öne eğiliyor) (şaka şaka eğilmiyor. başlar dik.).
Çok geçmeden bu reklam kampanyasının bir adet de Türk versiyonu çekildi. Baştan söyleyeyim, Türkiye'de böyle bir versiyonun olmasını "çalıntı", "kopya" ya da "taklit" olarak görmüyorum. Orkid/Always satıldığı her ülkede ayrı bir kampanya yumurtlayacak değil. Zaten buna ihtiyaç da yok. Orijinal kampanyayı dublajlamak ise etkisini azalttığı gibi işi de sevimsiz gösterir. O halde aynı temayı, yani bir şeyi "kız gibi" yapmanın alay edilecek bir şey olmadığını anlatmak için Türk bir ekip Türk tüketici için Türkçe bir kampanya hazırlar.
Reklam temasının hafif feminist (ama çok da öyle şey değil, azıcık) mesajını Türkiye'de verecek kişi tabii ki Nil Karaibrahimgil olarak seçilmiş. Kendisi hakim söyleme tek başına baş kaldırırken (şarkı söyleyerek) senaryo icabı çekine çekine bakan kızlara da eliyle "gelin gelin, siz de benimle söyleyin, baş kaldıralım beraber" işareti yapıyor. Ardından kızları karşısına alıp bir başöğretmen edasıyla "kız gibi yap sen naparsan senkızgibiyapsannaaaparsonmıymıymıy KIZ GİBİ YAP OL KAHRAMAN" diye son mesajını verip kızları gönderiyor. Çünkü kızlarımız kendisi bilemez, birisinin karşılarına geçip tane tane (mümkünse nağmeli, çünkü akılda kalması daha kolay) anlatması lazım.
Nil Hanım'ın şarkısı şöyle başlıyor;
Kız gibi gülme dediler
Kız gibi koşma dediler
Bir dakika, reklamın orijinalinde böyle bir ifade yok ki? Kimse kimseye "Kız gibi yapma" demiyor, sadece bir işi kız gibi yapmak bir çeşit alay konusu. Sanırım Nil Karaibrahimgil (ve ekibi) şöyle düşünmüş: bizim memlekette de bir işi kız gibi yapmakla alay edilir. "Kız gibi koşma" denir mi? Denir. Başka? "Kız gibi gülme" de denir. Yanlış... O ifadenin aslı "Karı gibi gülme lan!"dır. Ayrıca kızlara da söylenmez, erkekler arasında bir aşağılama ifadesi olarak kullanılır. Nil kızımız tabii ki reklamda "karı gibi" diyemeyeceğinden böyle saçma sapan laflar yumurtlamış. Sanki yıllardır kızlara "kız gibi gülme" "kız gibi koşma" deniyormuş gibi "siz onlara bakmayın, kız gibi yapın. yapamazsın derler, siz yapın" şeklinde kendince güzel bir mesaj vermeye çalışmış ama mizansenle birleşince ortaya son derece sevimsiz ve didaktik bir iş çıkmış.
Canımı en çok sıkan farklardan biri de orijinal reklamda mesajı ünlü birisinin değil de rastgele seçilmiş kızların vermesi, yerli versiyonda ise mesajın ilk andan reklam yüzü ünlü kimse tarafından seslendirilmesi. Yani tüketicinin ya da bu mesajı alacak kızların kendini özdeşleştirebileceği, kendisi gibi kızlara karşılık kızlara rol model olarak sunulan bir ünlü. En başta soru kendilerine sorulduğunda "kız gibi" ifadesini gerçekte bir aşağılama olduğunu farketmeden taklit eden kızlar, ekibin sorularıyla esas mesajı kendileri düşünerek buluyor (gibi görünüyor. senaryo olsa bile başarılı). Türkiye'de çekilmiş reklamda ise seyirciye/tüketiciye düşünüyormuş gibi dahi yapılmıyor. Mesajını ver çık. Nil yaptı, siz de yapın. Nil yap diyor. Çünkü yapabilirsin. Çünkü Nil yaptı.
İyi de Nil Karaibrahimgil kim? Kim oluyor da kızları karşısına alıp "Naparsan sen kız gibi yap çünkü en iyisini yap ve bir daha yap ve çocuk da yap ve kariyer de yap" diyor? Böyle emir kipiyle? Sevimli desen sevimli değil. Yerleşmiş tabulara karşı çıkan bir tarafı hiç yok. Tam olarak nasıl ve ne için kızlara örnek olarak gösteriliyor? Nil Karaibrahimgil'in o hafif aşk kadını/kaşlarını çatıp dudaklarını büzerek küçük huysuzluklarla istediğini yaptıran kız çocuğu tavrının örnek alınacak bir tarafı var mı?
Kızlar sinmesinler, özgüvenli olsunlar, ne bileyim adet günlerinde beyaz pantolon giyebilsinler, nihai hedef olarak da Nil Karaibrahimgil gibi mi olsunlar? Yoo dostum. Orada dur.
25 Aralık 2014 Perşembe
son standart koyucu
Benim çocukluğumda evlenmek ve çocuk sahibi olmak eğitimli kadınların ideali değildi. Kadınlar genellikle kariyer sahibi olmak veya evli-çocuklu olmak arasında seçim yapardı. (Sonradan ünlü Türk düşünürü Nil Karaibrahimgil "çocuk da yaparım, kariyer de" diyerek bu sosyal açmaza parmak basmakla kalmamış, çözümü de "trala lala ooo ooOOoooOO" diyerek sunmuştu.) Hem iyi kariyer sahibi hem de anne olan kadınlar muhakkak vardı ama biz onları tanımıyorduk.
Zaman değişti.
Kariyer sahibi ve anne olmak artık bir ideal değil, hayatın gerçeği. İdeal olan ise her şeyde en iyi olmak. En iyi eş, en iyi aşçı, en iyi anne olmak. "En iyi anne olmak!"
Sadece anne olmak bile yer yer zor ve çetrefilli bir durumken annenin en iyisi diye bir standardın var oluşu düpedüz zulüm, zalımlık! En iyi anne nedir peki? Çocuklarına karşı her daim ilgili, sevecen, anlayışlı, sabırlı; hem işinde en iyi, hem evinde en marifetli. Hem çocuklarına en iyi eğitimi aldırabilecek kadar iyi kazanıyor, hem de birlikte "cool" aktivitelere vakit ayırabiliyor. Çocuklu hayatın her zorluğunda en iyi annenin sıcak nefesi ensemde.
Kendi çapımda birtakım mükemmeliyetçilikler ettiğim doğrudur. Fakat mükemmeliyetçilik anlayışım, körü körüne her şeyin en iyisini istemek şeklinde değildir. Denge ve alışverişe inanırım. Bir iş için harcanan zaman ve emeğin o işin neticesine sağladığı katkıyı her zaman göz önünde bulundururum. Mesela, bir işi "iyi"den "mükemmel"e ulaştırmak için harcanacak emek ve zaman çok fazlaysa bazen o mükemmellik o efora değmeyebilir.
Bir çocuk için annesinin iyi ya da mükemmel olması arasında nasıl bir fark olabilir? Dahası, dünyanın en kötü annesine sahip olmadıktan sonra kim kendi annesi yerine bir başkasının çocuğu olmak ister? Daha iyi yemek yapmak ya da tüm okul aktivitelerine en başta koşmak sadece o gün için önemli olabilir, ancak uzun vadede anne annedir; başarıları ve başarısızlıkları ile her zaman özeldir. Bir zamanlar hayatımızın merkezi iken zamanla hayatımızdaki küçük, özel köşesine çekilir.
Şu halde, iyi anne olmakla en iyi anne olmak arasında efor bakımından tüketici bir fark varken netice bakımından çok da bir fark yok.
Hayatımız boyunca pek çok farklı yerde, farklı rollerde bulunuyoruz. Annelik de bunlardan biri. Eş olmak, bir diğeri. İşyerinde bir işin parçası olmak, bir başkası. Bütün bunlara eş zamanlı olarak emek veriyoruz. Ve uzun vadede hiçbirinde annelikte olduğu gibi kenara itilmiyoruz. İyi bir kariyer için verilen daha fazla emek daha çok para, daha çok tecrübe olarak geri döner. Annelikteyse iyiden mükemmele taşımak için verilen emek çoğunlukla beyhudedir. Nihayet, siz de herkes gibi birisinin annesisinizdir ve anneliğinizi değerlendirecek olan da, standartları ve beklentileri yetişkinlerin aksine son derece basit olan çocuklardır. En iyi anne gibi harika bir patates püresi yapamasanız bile, çocuğunuzun en sevdiği patates püresi sizin yaptığınız patates püresidir. O yüzden mükemmellik peşinde paralanmanın alemi yok. Zira çok sevdiğim bir arkadaşımın dediği gibi "en iyi anne mutlu annedir."
Zaman değişti.
Kariyer sahibi ve anne olmak artık bir ideal değil, hayatın gerçeği. İdeal olan ise her şeyde en iyi olmak. En iyi eş, en iyi aşçı, en iyi anne olmak. "En iyi anne olmak!"
Sadece anne olmak bile yer yer zor ve çetrefilli bir durumken annenin en iyisi diye bir standardın var oluşu düpedüz zulüm, zalımlık! En iyi anne nedir peki? Çocuklarına karşı her daim ilgili, sevecen, anlayışlı, sabırlı; hem işinde en iyi, hem evinde en marifetli. Hem çocuklarına en iyi eğitimi aldırabilecek kadar iyi kazanıyor, hem de birlikte "cool" aktivitelere vakit ayırabiliyor. Çocuklu hayatın her zorluğunda en iyi annenin sıcak nefesi ensemde.
Kendi çapımda birtakım mükemmeliyetçilikler ettiğim doğrudur. Fakat mükemmeliyetçilik anlayışım, körü körüne her şeyin en iyisini istemek şeklinde değildir. Denge ve alışverişe inanırım. Bir iş için harcanan zaman ve emeğin o işin neticesine sağladığı katkıyı her zaman göz önünde bulundururum. Mesela, bir işi "iyi"den "mükemmel"e ulaştırmak için harcanacak emek ve zaman çok fazlaysa bazen o mükemmellik o efora değmeyebilir.
Bir çocuk için annesinin iyi ya da mükemmel olması arasında nasıl bir fark olabilir? Dahası, dünyanın en kötü annesine sahip olmadıktan sonra kim kendi annesi yerine bir başkasının çocuğu olmak ister? Daha iyi yemek yapmak ya da tüm okul aktivitelerine en başta koşmak sadece o gün için önemli olabilir, ancak uzun vadede anne annedir; başarıları ve başarısızlıkları ile her zaman özeldir. Bir zamanlar hayatımızın merkezi iken zamanla hayatımızdaki küçük, özel köşesine çekilir.
Şu halde, iyi anne olmakla en iyi anne olmak arasında efor bakımından tüketici bir fark varken netice bakımından çok da bir fark yok.
![]() |
| Mükemmelliği fotoğraf karelerinde aramak daha doğru bir hareket olabilir. |
30 Ekim 2014 Perşembe
doyurucu omlet
Geçenlerde açmışım, kapatmamışım bir tab gördüm. Başlığında "Doyurucu Omlet" yazıyor. Bebek yemekleri tarifleri sitesinde yayınlanmış, doyurucu omlet. Belli ki yumurtayla omletle falan doymayan bebeler var ki abla yumurta kırmış, içine ekmek (eppek) katmış, peynir meynir koymuş, al sana sımsıkı taş gibi kahvaltı. İki çeri domates - çeyrek tostla kahvaltı eden bebemi düşündüm... Siteyi homurdanarak terk ettim.
23 Ekim 2014 Perşembe
çileli gidişat: sofralara düşman oldum
Dönüp bakıyorum da Mırıl Hanım'ın iştahsızlığının birinci yılını geride bırakmışız. Ben "geçer geçer, alışır alışır" diye rahata verirken bu işin böyle bir yıl -hatta Allah nasip ederse önümüzdeki birkaç yıl daha- süreceğini hiç tahmin etmiyordum, "önünde sonunda yer canıım" diyordum. Önünde sonunda yemedi. "Ölmez ya" diyordum bazı doktorlara bakarsan ölmedi ama sürünüyor. Bazılarına göre biraz desteğe ihtiyacı var, bazılarına göre bişiciği yok...
Aynı kan tahliline bakan her doktor kafasından ayrı ses çıkınca biz de abav diye aldık ufaklığı doktor doktor gezdirmeye başladık. "Nesi var?" "Nasıl anlatsam efem, böyle kedi kadar...". Bebemizi daha bir yaşına gelmeden delik deşik etmenin, hastane hastane gezdirmenin stresi bi yana, -Allah beterinden saklasın ama- üzerimdeki "aç bırakmış bebeyi. MALNUTRİSYON" baskısı sinirimi çok bozuyordu.
Şimdi bebesi kendine göre az yiyen ama gelişkin, bımbıl bımbıl olan analar bana diyecekler ki "aman takma, büyür gider". Vallahi bacımlar, siz persentil eğrisiyle tanışmadıysanız, o %3 dip çizgisi ay ay kaç kiloya denk geliyor, altında kaldı mı diye gözlerinizi o grafiklere pörtletmediyseniz benden öyle rahatlık beklemeyiniz. Geçti o. Artık rahatlık yok. Asker gibi disiplin var. O üç bezelye yenilecek. YE!
En sonunda şükürler olsun telaşe memuru olmayan, çocuğu delmeden muayene ederek sağlığı yerinde mi, ters giden bir şey var mı anlayabilen bir doktor bulduk. İlk muayeneden sonra "Bir şeyi yok" deyip yüreğimize sular serpen doktor beğimiz küçük tavsiyelerini verip bir sonraki muayeneye gelirken son üç günde yediğini içtiğini yazmamı istedi. Benim liste şöyleydi tabii,
Öğlen: 2 kaşık pilav
Domates (yemedi)
3 bezelye
Üç bezelyeyi gören doktor beğ "üç yani bildiğimiz üç tane bezelye mi?!" diye biraz da komiğine giderek sorduğunda kem küm ettim biraz. Çocuğuna bir şey yedirmiyor durumuna düşmeyeyim diye, "bezelye de koymuştum ama yemedi" diye laflarımı hazırlamıştım ama yemek listesine "üç adet bezelye" yazan bir salaktım. Yazdıklarını başkasından önce okumak büyük erdemmiş.
Böyle böyle yok 200gr aldı 300gr aldı diye yaklaşık 10 ayı geride bırakmışız. Bana sağolsunlar iyi niyetle tavsiyelerde bulunanlar oluyor.
"Canım sen onun yemeğini önüne koy, karşılıklı yiyin bak nasıl yiyor!"
Canım ben onun yemeğini önüne koyuyorum ama herifin yemeye niyeti olmayınca bir tek makarnayı uzun uzun seyretmesi benim içimi şişiriyor. Bütün bebelerin her şeyi ağzına soktuğu bir dönemde ağzına bir şey almamış bebe bu, yemek mi yiyecek? Zaten oturduğu yerde on dakka duruyor, on dakkada üç tane makarnayı seyredecek de yiyecek de ohoo...
"Yemeklere şekil yap sen de? Makarnadan saçlı bebek, domatesten güneş, maydonozdan ağaç, havuç, brokoli, patates püresi..."
Bunu diyenlere "haa iyi fikir" falan diyorum ama öyle resim gibi tabaklara biraz kıskanarak biraz da inanamayarak baktığımı itiraf edeyim. Ben bir pilav-et ısıtıp yanına bi meyve bi domatesi zor yetiştiriyorum, adam sanat peşinde. Yok makarnadan saç yapacakmışız da havucu ince ince kıyacakmışız da. Hanım hanım avucumun içi kadar şeye yıkaması doğraması ayrı dert dokuz çeşit malzeme koyuyorsun. Senin beben paçandan çekiştirmiyor mu? Ne yapıyorsunuz ulan çocuklara, uyuşturucu mu veriyorsunuz? Ben hazır yemeği ısıtıp yanına meyvesini yıkayana kadar yarım saat geçiyor. Yok su ister yok paçamı çekiştirir, sesi çıkmıyorsa da kitaplığa tırmanmıştır, bütün kitaplar yerdedir.
Yemeyen çocuk bazen, sadece yemeyen çocukmuş, ben onu anladım. Yiyen çocuk da sen o brokoliyi ağaç da yapsan tabağına da yığsan yer. Mekanlarda görüyorum mama sandalyesinde oturmuş bebeler sakin sakin önlerine konanla meşgul oluyor, bizimki ne önüne konanı yer ne de bir şeyle meşgul olur. Sadece gezer. O yüzden biz beyimle bir yere gittiysek yemeği sırayla yeriz.
Neyse ki işler biraz düzelmeye başladı. Mırıl Hanım şu anda 20 aylık. Kilosu hâlâ 3 persentil sınırında. İştahı kabul edilebilir seviyeye geldi. Ama 1-1,5 yaş çocuğu için. Olsun canım, kilosu zaten 9 aylık bebek kilosu kadar. Bir kademe küçük olmasını öp başına koy. Hemen hemen bütün kıyafetlerini "seneye de" giyen bir bebe olması bazen içimi karartıyor ama ne yapalım, bir kase çorbayı akşam yemeği diye yiyen adamın yavrusu ne olacaktı ki?
Aynı kan tahliline bakan her doktor kafasından ayrı ses çıkınca biz de abav diye aldık ufaklığı doktor doktor gezdirmeye başladık. "Nesi var?" "Nasıl anlatsam efem, böyle kedi kadar...". Bebemizi daha bir yaşına gelmeden delik deşik etmenin, hastane hastane gezdirmenin stresi bi yana, -Allah beterinden saklasın ama- üzerimdeki "aç bırakmış bebeyi. MALNUTRİSYON" baskısı sinirimi çok bozuyordu.
Şimdi bebesi kendine göre az yiyen ama gelişkin, bımbıl bımbıl olan analar bana diyecekler ki "aman takma, büyür gider". Vallahi bacımlar, siz persentil eğrisiyle tanışmadıysanız, o %3 dip çizgisi ay ay kaç kiloya denk geliyor, altında kaldı mı diye gözlerinizi o grafiklere pörtletmediyseniz benden öyle rahatlık beklemeyiniz. Geçti o. Artık rahatlık yok. Asker gibi disiplin var. O üç bezelye yenilecek. YE!
En sonunda şükürler olsun telaşe memuru olmayan, çocuğu delmeden muayene ederek sağlığı yerinde mi, ters giden bir şey var mı anlayabilen bir doktor bulduk. İlk muayeneden sonra "Bir şeyi yok" deyip yüreğimize sular serpen doktor beğimiz küçük tavsiyelerini verip bir sonraki muayeneye gelirken son üç günde yediğini içtiğini yazmamı istedi. Benim liste şöyleydi tabii,
Öğlen: 2 kaşık pilav
Domates (yemedi)
3 bezelye
Üç bezelyeyi gören doktor beğ "üç yani bildiğimiz üç tane bezelye mi?!" diye biraz da komiğine giderek sorduğunda kem küm ettim biraz. Çocuğuna bir şey yedirmiyor durumuna düşmeyeyim diye, "bezelye de koymuştum ama yemedi" diye laflarımı hazırlamıştım ama yemek listesine "üç adet bezelye" yazan bir salaktım. Yazdıklarını başkasından önce okumak büyük erdemmiş.
Böyle böyle yok 200gr aldı 300gr aldı diye yaklaşık 10 ayı geride bırakmışız. Bana sağolsunlar iyi niyetle tavsiyelerde bulunanlar oluyor.
"Canım sen onun yemeğini önüne koy, karşılıklı yiyin bak nasıl yiyor!"
Canım ben onun yemeğini önüne koyuyorum ama herifin yemeye niyeti olmayınca bir tek makarnayı uzun uzun seyretmesi benim içimi şişiriyor. Bütün bebelerin her şeyi ağzına soktuğu bir dönemde ağzına bir şey almamış bebe bu, yemek mi yiyecek? Zaten oturduğu yerde on dakka duruyor, on dakkada üç tane makarnayı seyredecek de yiyecek de ohoo...
"Yemeklere şekil yap sen de? Makarnadan saçlı bebek, domatesten güneş, maydonozdan ağaç, havuç, brokoli, patates püresi..."
Bunu diyenlere "haa iyi fikir" falan diyorum ama öyle resim gibi tabaklara biraz kıskanarak biraz da inanamayarak baktığımı itiraf edeyim. Ben bir pilav-et ısıtıp yanına bi meyve bi domatesi zor yetiştiriyorum, adam sanat peşinde. Yok makarnadan saç yapacakmışız da havucu ince ince kıyacakmışız da. Hanım hanım avucumun içi kadar şeye yıkaması doğraması ayrı dert dokuz çeşit malzeme koyuyorsun. Senin beben paçandan çekiştirmiyor mu? Ne yapıyorsunuz ulan çocuklara, uyuşturucu mu veriyorsunuz? Ben hazır yemeği ısıtıp yanına meyvesini yıkayana kadar yarım saat geçiyor. Yok su ister yok paçamı çekiştirir, sesi çıkmıyorsa da kitaplığa tırmanmıştır, bütün kitaplar yerdedir.
Hele bunlardan hiç yemedi. Yaptım yaptım kendim yedim, sonra da yapmadım.
Yemeyen çocuk bazen, sadece yemeyen çocukmuş, ben onu anladım. Yiyen çocuk da sen o brokoliyi ağaç da yapsan tabağına da yığsan yer. Mekanlarda görüyorum mama sandalyesinde oturmuş bebeler sakin sakin önlerine konanla meşgul oluyor, bizimki ne önüne konanı yer ne de bir şeyle meşgul olur. Sadece gezer. O yüzden biz beyimle bir yere gittiysek yemeği sırayla yeriz.
Neyse ki işler biraz düzelmeye başladı. Mırıl Hanım şu anda 20 aylık. Kilosu hâlâ 3 persentil sınırında. İştahı kabul edilebilir seviyeye geldi. Ama 1-1,5 yaş çocuğu için. Olsun canım, kilosu zaten 9 aylık bebek kilosu kadar. Bir kademe küçük olmasını öp başına koy. Hemen hemen bütün kıyafetlerini "seneye de" giyen bir bebe olması bazen içimi karartıyor ama ne yapalım, bir kase çorbayı akşam yemeği diye yiyen adamın yavrusu ne olacaktı ki?
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)

