9 Ocak 2010 Cumartesi

sivilce ve dermalogica macerası

Hatırlamadığım kadar zamandır sivilceliyim.

O zaman çok uzun olduğundan değil, gerçekten de hayatımın hangi zamanları sivilceliydi hatırlamıyorum. Ortaokulda biraz vardı alnımda ama öyle depresyona sürükleyecek kadar değildi. Lisede var mıydı asla hatırlamıyorum, fotoğraflarda görünmüyor ama fotoğraflar fotoğraf değil ki. Bildiğin o 36lık film takılan şaka şuka foto çeken makinalardan, 9x13 kağıda basılmış, ya bulanık ya uzaktan çekilmiş, yakın olanlarda da bir şey görünmüyor. Dijital makina filan yok tabii, ben liseyi sanayi devriminden bile önce okudum çünkü.

Harbiden lisede sivilcem yok muydu, yoksa neden bi anda yokolup sonra yine çıktı, varsa niye skimde değildi hatırlamıyorum. Üniversitede de vardı sanırım ama aynı şekilde hatırlamıyorum. Zira öyle keko kezban takılıyodum ki suratımda sivilce varmış dişimde tel varmış diye dert etmiyodum bile.

Sivilceli olmanın en boktan tarafı da, görünür bir dert olmasıdır. Yani adam suratına bakıp "yeaa onlara şeyapsana, bi arkadaş şey kullanmıştı" diye başladı mı işin var. Şişmanlık da öyle ilk bakışta görünen bir dert ama ben hiç şişman bi insanın karşısında "ya kiraz sapını kaynatıp kulağına damlattın mı mis gibi oluyormuş" diyeni görmedim. Nedir yani şişmanlık kutsal bir dert mi, şişmanlar dokunulmaz mı? Niye herkes sivilce hakkında bişey söylemek zorunda ulan, sırf bunun yüzünden bu olayı kendime dert edindim. Ne güzel yaşayıp gidiyordum halbuki.

Bi de önden yazayım, bu yazının sonu "...sonunda cillop gibi bi surete kavuştum, thanx to xx ürün/yy doktor/zz agresif yöntem" diye bitmeyecek onu baştan söyleyeyim. Sivilceye çare arayanları sağdaki sapaktan devam etsin, öte yandan sivilceye nelerin çare olmadığını bilmek de işlerine yarar diye düşünüyorum. Okuyun bence lan, yazık bak o kadar yazıyorum.

Şimdi ortaokul zamanlarından başlayayım. Şaka be şaka, ne kullandım naptım hepsini hatırlamıyorum zaten ama medikal ve dermo közmetik denen sülaleden, bilindik bilinmedik bi sürü ıvır zıvır kullandım. Bir miktar da doktor yüzü gördüm. Tahmin edileceği üzere derman bulamadım. Bir de benim sivilcelerin şöyle bir özelliği var, hani regl sivilcesi olur irili ufaklı coşar, hep öyleler. Yani öyle Roaccutane gençliği gibi yanaklarda iki patates tarlası şeklinde değil de alında çıkmış dönemsel kılıklı şeyler. Yalnız benimkinin bi farkı var tabii, yıllardır biri biterken öbürü de başlar vermesin allah. Bu yüzden Roaccutane gibi agresif tedavilerle ciğerimi dalağımı s.ktirtmedim. Bu işi kansız bitirmeye kararlıydım.

Bütün bunları yazmak aklıma nerden geldi aslında, en son Dermalogica'nın Clearing Skin Wash diye bir temizleyicisini denedim, oradan.

Fotoyu da iyi ki koymuşum belki bilemeyen olur

Son zamanlarda suratımı epeyce düzene sokup artık izlere peeling'e girişmiş, reklam kızları gibi erkek arkadaşım tarafından da takdir edilmeye başlamıştım. İlişkimize heyecan gelmişti. Ta ki alnımda 3 adet raptiye büyüklüğünde sivilce ardı ardına patlayıncaya kadar... Bu Dermalogica'nın MediBac sülalesi var akne için, dedim hazır sivilceliyken deneyeyim bakalım neler olacak.

Clearing Skin Wash, allah için çogzel bir temizleyici. Yağ bezleri durmaksızın çalışan bir ergeni ancak o durdurabilir hatta o derece. Bir de mentollü gibi ferah bir kokusu var ama içinde mentol yok, hede özü, bıdı suyu gibi bişeyler var. İyi şeylerdir zaar dedim hoşuma da gitti böyle saf saf sevindim ama aga, benim ergenliğim geçeli çok oldu. Benim suratımdan harıl harıl yağ salgılanmıyor ki... Kış günü herif benim cildimi çatır çatır kuruttu, bıraksam ağzımın etrafında kuruyup pul pul olan derilerden top sakal olur. Bunu da sanırım Dermalogica'nın bir diğer temizleyicisi Special Cleansing Gel ve Active Moist ve o salak toniğe borçluyum. Çünkü bundan da bir süre önce bu dermalogicadan bana bi derman çıkar mı ki diye gidip sitroberinetten normal/oily skin kit'i almıştım. Bıkmadan usanmadan, sebatla kullandım bunları ve karşılığında beyaz bir top sakalım oldu. Hatır hutur onunla uğraştığım için bi de kızardı sonra. Gittim Dermalogica satan bir yere, benim cildim na böyle, bunu bunu kullandım netice bu deyip bana bir şey tavsiye edip edemeyeceklerini sordum. Cilt bakımı hakkında muhtemelen benim kadar bile bilgisi olmayan, beyaz önlüklü bi hanımabla baktııı baktııı ve kullandıklarımın cildime uygun olduğunu, istersem nemlendirici serum verebileceğini söyledi. Ben de almadım. Biliyorum o serumdan ne çıkacağını, sokacaklar bana 100-150 liraya çük kadar bi serum, kullandım faydasını görmedim diye artık ondan sonra kime şikayet edersen et.

Ben de gittim L'oreal dermo expertise mi bişey böyle anaaam el kremi gibi kıvvvamlı bi nemlendirici aldım, hem de 20 lira mı ne. Gece gündüz sürünüyorum da sürünüyorum. Top sakalım çıkmıyor artık ama hababam sürünüp duruyorum. Çok da memnunum, kış günü için şahane bişey bence. Bir de Clinique DDML vardı, şu sarı nemlendirici, o mesela feci yağlandırıyor. Yıllar önce bi minik boy aldıydım, sonra da atmışım bi kenara ama haketmiş. Benim L'oreal bundan iyi.

Netice olarak Clearing Skin Wash bi işime yaramadı. Kokusu süper. Bi gıdımcık alınınca köpür köpür köpürüyor, suratımızı da çatır çatır kurutuyor. Special Cleansing Gel ve Multi Active Toner ve Active Moist i daha az sert hava koşullarında tekrar denemek üzere bir kenara koyuyorum ve yazıyı da burada bitireyim. Bir dahaki sefere de buna alternatif ürettiğim yöntemi yazayım istek olursa.

Anam anam daha Avatar'ı da yazcam ha.

6 Ocak 2010 Çarşamba

walking in my shoes

Bu şarkıyı da bilmemnereden çıkmış "Tour of the Universe 2009 Live in Paris" adlı Depeche Mode albümünde buldum. Böyle tuttum enem bu albüm neymiş böyle diye sıradan dinlerken walking in my shoes'a gelince bi mal gibi kaldım. Allahım dedim bu ne, nası şarkı bu, stüdyo kaydı nası acaba bi bakim sonra devam ederim dedim... O gün bugündür walking in my shoeees try walking in my shoes diye takılıyorum gece gündüz. Mümkün olsa damardan alacam, öyle bir şey.

Zaman zaman oluyor böyle, gece gündüz aynı şarkıyı dinliyorum, sonra ondan böyle tiksinme değil de bi bıkkınlık geliyor. Normal dimi, sürekli aynı şeyi yapınca ondan bıkmak insanın doğasında var. Ben de bunu enteresan bişeymiş gibi yazdım buraya.

you'll stumble in my footsteps
keep the same appointments i kept
if you try walking in my shoes
if you try walking in my shoes

yazınca olmadı. Dinleyin.

2 Ocak 2010 Cumartesi

biraz da san'at

San'at dostları alınmasın ama hayatımda gördüğüm en tarrak kürrek sanat olayı olarak Site'yi seçiyorum. Sarkis'in Site'si.

Aylardır gideyim göreyim, amman kaçırmayayım diye aklımın bir köşesinde tuttuğum bu İstanbulModern hadisesini haybeye gözümde büyütmüşüm, değmezmiş. Bir de seviniyorum oh bebek, 10 ocakta bitiyordu, ucundan yakaladım diye. Şaka maka iyi de promote edildi, üst geçitlerde boylu boyunca ilanlar, televizyona reklam filan. Çoluğunu çocuğunu kapıp gelen mi ararsın, hadise varmış diye koşup gelip sonra rehberleri okumaya üşendiği için hmm hmm diye bakıp geçen mi... Pixie saç, rengarenk çoraplı, babetli, eşşek kadar kız çocukları ile plastik çerçeve retro gözlüklü, fularlı iri heriflerse zaten bu mekanlarda görmeye alışkın olduğumuz, olmazsa olmaz etkinlik dekoru olarak yerlerini almışlardı. İşim ve evim gereği bunların doğal ortamlarına yolum pek düşmediğinden, böyle yerlerde görünce nesli tükenmekte olan bir canlı türüyle karşılaşmış gibi oluyorum, içime garip bi güven doluyor, ne dersen de.

Neonlar önünde dansöz, neonlar da Sarkis'in bir şeyleri. Of.

Şindi sanatçı dediğin zaten senden benden farklı bir bünye, farklı bir mekanismus. Bunu böylece belledim, kabul ettim. Avcı toplayıcılıktan azıcık ileriye geçmiş her toplumda var bundan, kimisi yiyecek, kimisi giyecek, kimisi edevat, kimisi sanat üretecek. Sanatı üreten de haliyle ona göre bir değişik şekillenecek. Hayata senin benim baktığım gibi bakmayacak yani. Fakat bunu kabul ederken işin içinde biraz ilginçlik, şöyle bi pırıltı, en azından kafanın içinde bir ampul filan ararım ben, elimde değil. Etekleri zil çalan elbiseyi fotoğrafın üstüne koyduğun vakit yıkıntılara can verdiğini düşünen sanat kafası bana göre kafası güzel kafası oluyor.

Sarkis hakkında bir şey bilmem. Şimdi okudum İstanbul'da doğmuş, İstanbul'da okumuş, Paris'te yaşarmış. Öğrendiğim birkaç şey de şöyle oldu;

- Sarkis, ses bantlarıyla oynamayı çok sever. Evinde kullanmadığı ses bantlarını uygun formlarda heyköl, enstalasyön haline getirir. Hiçbir forma sokamadıysa köşeye yığar.

Lulu adlı bu eser Lulu adındaki operanın ses bantlarından oluşan bir şey. Damarda akan kan hesabı.

- Halk arasında kurşun dökme olarak bilinen ritüelden çok etkilenmiş, kurşunun suya döküldüğü anda oluşturduğu organik forma hayran kalmış, suya değen kurşun cozurtusunu tarif edecek kelime bulamamıştır. Fotoğraf teknesine döktüğü kurşuna duyduğu hayranlığa ben ayrıca hayran oldum ama organik form dediği şey bok gibi olmuş üzgünüm. Göz möz çıkmamış üstünde. Bi dahaki sefere üç kulhü bir elham eşliğinde spiritüel bi ritüel ile denemesini tavsiye ediyorum. Bakirelerin dokunuşuyla hayat bulan şaman elbisesini de giyerse çok başka, bambaşka olabilir.

- İki elbisenin yakınlaşması diye tarif ettiği bir olay var, biri Burkina Faso bilmemne ruhani şeysinin elbisesi (bir bakirenin ketene dokunarak can verdiği elbise), bir de görünmezlik elbisesi adında enteresan bir form, adamı hapşırtan bir misk kokusu. İki elbise karşılaşmış ve buna vaaay anasını diye bakıyoruz, bakmamız bekleniyor çünkü. Bu açıdan bakılınca Sarkis gerçekten naif bir insanmış.

Bu kez Aşık Garip'in (vityo) bantlarından bir adet Aşık Garip.

- Bir kenarda boylu boyunca uzanıp tam ortada kavuşan kırmızı kumaşla yeşil kumaş. İki denizin kavuşması, kavuşma, buluşma ve alkış.

- Ritmik bir bik bik sesi ile alanı dolduran ise Dakikada 110 adlı sanat eseri. Sarkis'in kalp atışlarını simule eden elektronik metronom, bir köşede, öylece, Sarkis'i bize bağlıyor. Adeta sanatçının kendinden bir parça. Bir hanzo olsaydım üstüne basardım.

- Üzerine kuşların zıçtığı terkedilmiş bisiklete yapıştırılmış kuş tüyleri. Melekler bisikleti.

Kendinden bir şey bırak masası

- Son olarak, "Kendinden bir şey bırak" adlı interaktif bölüm. Burada da adından anlaşıldığı üzere, belirtilen alana kendimizden bir hatıra bırakıyoruz. Bırakılanlardan aklımda kalanları da sayayım da Sarkis ve sanatının kitleler tarafından yorumlanışı hakkında bir fikir versin; üstüne rujla Piraye yazılmış peçete, vesikalık fotoğraflar, anahtarlar, birkaç lipgloss, fişler, otobüs bileti, bitmeye yüz tutmuş dörtlü göz farı, akbil, irili ufaklı kurşun kalemler, post it üstüne yazılmış telefon numarası olmayan bir numara, sakız paketleri, kırık bir kredi kartı ve buna benzer, ceplerde çantalarda kalmış çer çöp. Sigara paketi olmadığını hayranlıkla gözlemlediğimden, dayanamayıp boş bir sigara kutusu bıraktım ben de.

Fotoğraf çekmek yasak olmasaydı bunları da koyardım. "Ya bunlar X, ya da ben sanattan anlamıyorum" gibi ezik önermeler yazma zahmetine bile girmiyorum ve soruyorum: bu ne lan?

--Sanatçı duyarlılığını şeyaptım diye beni hor görmeyin, yerlere çalmayın.

24 Aralık 2009 Perşembe

jerk dediğin nedir

Sizleri, bir blogda rastgeldiğim şu özlü sözle başbaşa bırakayım bir süre;

Being honest about being a jerk didn’t make you less of a jerk.

Keşke yapsa halbuki.

Şey vardı hani Sabrina, o tatlı cadı dizisinin teenage cadılı bi remake'i, onu diyorum. SabrinaTheTeenageWitch. SezercikAslanParçası. Olay örgüsü de genellikle Sabrina'nın gençliğin de verdiği çılgınlıkla birtakım salaklıklar yapması, bir süre bunun farkında olmadığı için daha başka salaklıklar yapması ve aile büyüklerince uyarılması şeklinde tezahür ederdi. Aile büyükleri de aynı evde yaşadığı iki cadı hala/teyze (gerçek cadıydı bunlar, ecnebinin aunt karmaşası yüzünden kimi kanallarda hala, kimilerinde teyzeydiler.) bir de konuşan kediden müteşekkildi. Bir de babası vardı sanırım arada kristalden konferans görüşme olarak dahil oluyordu. Yok lan o zamanı durduran kızdı. Pardon, Sabrina'nın cadı hala/teyzeleri, konuşan kedisi var. Kristal nesneden konuşan babası yok. Tamam.

Sabrinagiller

Bu Sabrina'nın genellikle yaptığı denyoluğu anlaması uzun sürüyordu, ne bileyim bu dişi akrabaları, kedi filan biraz kanırtıyordu bi de anlasın diye. Olayı bilmece haline getiriyorlardı çünkü bütün olay Sabrina'nın yaptığı şeyi anlayıp ondan bir ders çıkarmasıydı. "oww tanrım jeff'i nasıl da küçümsedim, oysa onun kocaman bir kalbi varmış kırıverdim" dediği anda ortam birden güllük gülistanlık olur, büyü varsa anında bozulur, küsler barışır ve derhal bir bayram havası eserdi. Sabrina'nın yaptığı denyolukların bir başka güzelliği de kalıcı hasar bırakmamasıydı.

Artık bu Sabrina'nın olayı benim içime nasıl işlemişse bu kadar, ne zaman ortalıkta sen soktun sen çıkarlı bir durum olsa direkt aklıma gelir kaltağın süper kolay hayatı.

Bizde öyle mi ya? Kazık kadar adamım aklım idrakim yerinde çok şükür, hep zamanında olmasa da bir ayılık yaptığımda bunu anlayabiliyorum. Ama anlamak yetmiyor, anlamak sevmeye yetmez. sensizolmaz. sensizolmaz. Bu durumda ben iki kere zarardayım. Birincisinde yaptığımı farkedip yeri geldiğinde acı çekiyorum. Peki öylece bitiyor mu, hayat bana "çok üzüldün lan tamam hadi canını sıkma bi çaresine bakarız" diyor mu, demiyor. Olan her neyse ona çareyi ben üretmeliyim, ki bazen çare üretmek için de, üretilen çarenin işe yaraması için de geç oluyor. Bir de buradan zararlıyım. Ettimisanaiki?

Halbüse benim bi eski sevgilim vardı, he bak bunu nickfallin'in bloguna yorum ettiydim de sallamadı sanırım. Neyse, bu adam bencil, sorumsuz ve de biraz kendini beğenmiş biriydi (tam bana göreymiş aynı ben, heh) emmee karşısındaki leb demeden ona çorumdan leblebi getirsin (ifade kabiliyetini leblebi misaline kadar düşürdüm, sanatımın diplerinde geziyorum fakat yazmam lazım bunu nolur), hislerini onun gözlerinden, seslerinden bil-iver-sin isterdi. Kitaplarda okuduğu ilişşşkiyi aramış, aramış bulamamıştı. Bir sebepten aradığı şeyin bende olduğunu sanıyordu ama takdir edersiniz ki insanın birkaç ayda karşısındakinin her bir şeyini bil-iver-me-si pek mümkün değildir.

Neden öyle bir ümidi vardı onu da söyleyeyim. Kendisi o kitaplarda okuduğu ilişşşkiyi ararken artık kimin ahını aldıysa, bitmek bilmeyen bir ergenlik bunalımı üzerine lanet gibi çökmüştü ve o ergen mood'unda geçmiş ilişkileri, sevgileri sevdaları irdelerken karşısına çıkıvermiştim. O döküldükçe döküldü, benise gelişimini sağlıklı bir şekilde devam ettiren her birey gibi ergenliği çok şükür atlatmış olduğumdan dinleyip şöyledir böyledir diye yorum yaptım. O bunu bil-iver-mek sandı, ben aslında bilmediğimi söyleyince, o da bunu anlayınca kalbi kırıldı...

Lan ne diyordum? Ha işte, bu eleman sadece kendisini ve kendisinin anlaşılmasını ister, karşısındakine bir crap bile vermezdi. Bunu da bilir, söylerdi "biliyorum, belki bencil biriyim ben, belki kötüyüm ben" filan. Bunu bilmenin önemli bir şey, söylemenin de bir erdem olduğunu sanardı. Tamam o bildi ya bunu, hayat süperdi, karşısındaki "ayy canıımmm demek öyle, olsuun ben yine de saçımı, idrakimi süpürge ederim sana. vaktimin tamamı varlığına armağan olsun" diye yerlere kadar eğilecekti. Hayallerde yaşıyormuş bazı ibneler. (he şimdi herife de ibine dedik, işallah biri çıkıp "ona karşı hislerin var hala, inkar edemezsin" demez)

Toparlayayım da gideyim artık. Düşünmeden her boku yiyip ondan sonra da "ben çok kötülükler ettim, kötü biriyim ben" diye ağlamakla günahlar çıkmış olmuyor. Bunu yapanlara "g.tün yiyorsa şunu bir düzelt bakalım" demeyi insanlığa karşı bir borç bilelim, gerektiği takdirde ağızlarını burunlarını kırmaktan çekinmeyelim. (şaka)

21 Aralık 2009 Pazartesi

öyle bir başlık atmak ki mallığı daha orada tescillemek

Haftasonu Avatar'a gittik bir grup insan olarak. Ne haftasonusu, çomartesi gecesi işte. Gören de bütün haftasonunu sinemada geçirdim sanır. Sanmaz ama dimi? aymiiin, vatkayn'ofidiyıt tinks yuspentdihoooolvikend etdımuuviiz?

Avatar evet kafam kadar

Şindi benim avatar mavatar bi fikrim yoktu aslında. Avatar the Last Airbender değil bu arada, James Cameron'ın Avatar bu. Hani 14 sene önce düşünmüş adam, bugüne kısmet olmuş. O işte. Bir nümayiş var belli belirsiz ama hakkında yeterince şey duymamış, okumamışım. Bu sebepten Avatar'ın ne süperŞahaneMuhteşemBambaşka olduğunu bırak, 3 boyut olayını bile sözlükte öylesine denk geldiğim bir entryde gözüme takılan "muhakkak 3d seyredilsin" uyarısı sayesinde öğrendim. Cumartesi ikindi bir arkadaşın dürtmesiyle araştırmaya fırsat kalmadan kendimi mybilet'te buldum.

Böyle işlere neden ilk atlayan ben olurum bilmiyorum. Ben bu huyumdan kurtuldum sanıyordum, kurtulamamışım meğer. Ne zaman ki kalabalık bir arkadaş grubu buluşmaya kalkar, ben kendimi herkese yakın mekan, herkese uygun saat ararken, herkesi tek tek arayıp ısrar ederken bulurum. Ne zaman ki hep beraber bir iş görülecek, bir yere gidilecek, bir hediye alınacak, ben derhal üzerime vazife alıp uygun alternatifleri düşünüp karar verip herkese düşen kısmı paylaştırırım. Bunları da böyle aman bende lider vasfı var, aman ben kitleleri peşimden sürükleyeyim benim istediğim olsun diye değil sade o an geçici bir dumur halinde olduğumdan, biri bir organizasyonumsu demeyegörsün, aklımı bilem kaçırırım. Neticede organizasyonlarda kimilerinden kazara çıkmayan para benden çıkar, kimsenin harcamadığı vakti, fosforu yine ben harcamış olurum. Geç kalındı, ay şu eksik oldu bu eksik oldu diye boşu boşuna stres sıkıntı yaparım. Buna da sonunda sinir olurum. Yine de ortada sahipsiz kalmış bir işi sahiplenmemek için kendime "bıraaak ulan bırak" demem lazım gelir, yüzüme sinsi bir ifade kondurmam gerekir.

Bak şimdi düşündükçe aklıma geliyor... Film şeridi gibi lan, kendimi paso bilet dağıtırken, onu ayarladım bunu hallettim şu olmuyor diye herkese anlatırken görüyorum mal müdürü gibi. Millet ne rahat minakoyim, "ayy şunu da yapsak" diyorlar hooop önlerine alternatifler, biletler, mekanlar. Adamlar aga ben maraba gibi koşturuyorum resmen. Aslında biraz da bunu götü kalkıklığımdan yapıyorum, başkasının yaptığı işi, saatini mekanını filan beğenmem çünkü. Çok dünya skimeyse, gitsem de olur gitmesem de olursa bırakırım biri yapsın. Yok eğer öyle değilse sanki vazife benimmiş de ben yapmazsam herkes alınacakmış, sadece ben gidiyormuşum da millet eşantiyonmuş gibi koştururum. Toplu bilet alımı da bunlardan bir tanesi bak. Halbuki bilete geçen festivalden sonra tövbe etmiştim, yine çok pis gaza geldim. Hem de çok pis.

Ne diyordum, kendimi mybilet'te Avatar'a bilet bakarken buldum ama anam bu 3d ne sıkıntılı şeymiş, ne beter bir şeymiş... Real d si var, imax'i var bi de bikaç bişey daha var. Arkadaş bi teknoloji gelir, hepsi çokafedersin aynı pokun lacivertidir ama herkes kafasına göre isim takar. Bi de isimden bir şey anlamak imkansızdır, sen true bilmemne haa en süperi bu heralde dersin bakarsın meğer o en skik olanıymış. Bu Real D 3D ismini görünce de aklıma direkt o geldi. Şimdi real meal diyorlar kesin bu işte 2D'den hallicesidir dedim içimden ama rahat da edemedim. En sonunda imax'te karar kıldım. Bildiğimiz imax sonuçta dev perde filan, yani teknoloji olarak daha kötü olacak hali yok hepsi perdede oynatıyor, bu adamınki büyük perde. Allah bilir tek farkı da odur ha, hatta kesin odur.

Muhtelif sinemalarda yer durumuna bakınıp imax'te karar kıldıktan sonra işim kolaylaştı zira toplam bir adet imax sinema vardı, o da İstinye Park'taydı. Filmin daha dün gösterime girmiş olması sebebiyle kalan yerler içler acısıydı fakat bu imax salonda nasıl olduysa en arkada bir köşe yer boştu. Hemen köşeden yeterli miktarda bileti kapıp İstinye Park ve imax ve mybilet işbirliğiyle şahane bir miktar domaldım. Yine yeri, saati ben seçmiş, müjdeli haberi kitleme ben vermiştim. Organizatördüm, aslandım.

Mekana şen şakrak varıp mahşeri food court kalabalığında karın doyurduktan sonra salonlara doğru yollandık. Yine şen şakrak bir sıra bekleme sekansı ardından sırada elimizde koca koca patlak mısırlarla göt oluşumuz vardı. Benim köşe möşe ama en arka ehe ehehe diye sevine sevine aldığım biletler en önde çıkmasın mı, ben salonda umutsuzca bir aşağı bir yukarı tepinirken perdenin tam köşesine denk gelen o koltukların soğuk yüzüne bakakalmayayım mı?

E be gerizekalı, e be kazma, insanların bilet almak için birbirini ezdiği koskoca Avatar'a, koskoca İstinye Park'ta sana en arkada yer bırakırlar mı? Hiç mi düşünmedin sen bunu?

Valla hiç düşünmedim. Sebebi de denyo mybilet'in bütün salonların krokisini eyyyle gösterirken istinyeParkAfm salonunu beyyyle göstermiş olmasıydı. Nası diyim sana, tepetaklak. Sağını sol, solunu sağ. Önünü arka, arkasını ön. Anlatabildim mi? (Bugün tekrar baktım, baktım ve İstinye Park sineması ile Nautilus sineması arasındaki fiyat farkını da görmüş oldum. Kalbim bir kez daha kırıldı, yüreğim yandı.)

Yerimi ve bu yaptığım mütttiişş hatayı o derece kabullenememiştim ki o kadar olurdu. Reklamlar başladığında hala koltuğuma karşısından bakıyordum diyim, o kadar. Aslında salonda hasbel kader boş yer bulur muyum diye bakınıyordum bi yandan da çakal gibi. Netekim yoktu, zaten aslında sinirden boş boş bakıyordum ben be, kendimle beraber şu seyir zevkinin içine ettiğim insanlardan ne kadar özür dilesem azdı, bıraksalar oturup ağlayacaktım da olsun molsun diye teselli ettiler, ondan sonra yerime oturabildim.

Film başlayınca da dayanamayıp gittim ortalarda bir yere merdivenlere oturdum. Onlara da teklif ettim ama gelmediler, ya en önden film seyretmemişlerdi, ya da daha kötüsü, en önden üj boyutlu film seyretmemişlerdi. Belki de basitçe umurlarında değildi, bense o an verseler en arkadan beş kişinin kafasını koparabilirdim. Neyse.

Gittim merdivenlere oturdum tek başıma, sevgilim sevdiceğim bile gelmedi.

Bir filme hazırlıksız gitmenin en poktan taraflarından biri de ne kadar süreceğini bilmemekmiş dostlar. Filmin arasız 3 saat olacağını bilsem o merdivenlerde yine otururdum ama, hiç değilse altıma bir şey alırdım da hem baş ağrısından hem göt ağrısından kıvranmazdım.

Eskimişim zira, göz möz beyin 3 boyut olayını proses ederken encük gibi olmuş, çıkışta eşşek gibi başım ağrıyordu. Köşeden seyretmeye tercih ederdim o ayrı.

Daha kolay yollarını da biliyorum, vatyusii iz vatyuget olanlar misal.

Filmin kendisiyle ilgili de bi çift laf ederdim ama, onu sonra edeyim. Kol gibi yazı oldu zaten kim okuyacaksa.

bunları da bilelim

Related Posts with Thumbnails