10 Mayıs 2014 Cumartesi

mırıl hanım ile bir yıl (ve daha fazlası)

Mırılımızın ilk yaşını havai fişeklerle, süslü püslü davetler ve başka birtakım muhteşemliklerle kutlamayı isterdik tabii ama pek öyle olamadı. Hastalıktan veya üzücü bir olaydan dolayı falan değil, basbayağı tembellikten ve yorgunluktan. Zaten bence ilk doğumgünleri çocuklar için değil daha çok anneler için. Çok zor geçen bir yılın sonunda "vay anasını bir yılı devirdik" kutlaması o ilk yaş partileri. Ha o ilk yıl çok zor geçtiyse o kadar teferruatlı parti hazırlıklarına nasıl vakit bulunuyor, yok ilk yıl kolay geçtiyse bu kadar sevinilecek ne var diye de düşünmeden edemiyorum. (geri aldım, sevinilecek şey olma mı ya, bir yaşında bebe, kendini kurtardı sayılır artık - benimki hariç.)

Mırıl Hanım'ın ilk yılı da diğer ilk yıllar gibi zor geçti. Ama bu zorluk ilk aylarda uykusuz geceler, ardından yavaş yavaş oturan uyku saatleri, sonrasında katı gıdalarla tanışma, yemek saatlerinde tatlı yaramazlıklar ve en sonunda yürüme şeklinde lineer bir seyir göstermedi. Aksine Mırıl Hanım, başlarda çok kolay, sonra zor, sonra biraz daha kolay, sonra aşırı zor ve gittikçe zorlaşan bir seyir izleyerek sevenlerini duvardan duvara vurdu. Mırıl Hanım'ın ilk yılını kabaca ikiye ayırabiliriz: ilk 4 ay ve sonrası. Madem burada bir annelik blogu tutamadım, şu ilk yılımı özetleyen bir yazı yazayım da yüreğim soğusun ayol.

İlk 4 Ay

Mırılımızın mırıl mırıl bir bebek olduğu bu 4 ay boyunca dünyanın en acayip mutlu, en şefkatli annesi bendim. Nasıl mutlu olmayayım, geceleri ağlamayan, uyanıp memesini emip etrafına biraz baktıktan sonra uyuyan, kırkından sonra beşiğine yatırdığımda da güzel güzel uyumaya devam eden, 2 aylıktan sonra geceleri deliksiz uyuyan, bazen bir kere uyanan bebem vardı. O aylarda eve gelen evde bebek olduğunu dahi anlamazdı. Odanın bir köşesine koyuyorsun, noktacık gibi duruyor orda. Şahane emiyor, gün geçtikçe tombikleşip bir ay parçasına dönüşüyor, sevenlerini daha da sevindiriyor. Öyle olunca annem 3 hafta kaldı, gitti. Sonra başbaşa kaldık Mırıl Hanım'la. Neredeyse hiç ağlamıyordu. Ben de onu koynumdan çıkarmıyordum. Göğsümde uyutuyor, kucağımda gezdiriyordum. Bebemiz cennetten bir hediye, evimiz cennetten bi köşeydi.

4. Ay

Gün geçtikçe tombikleşen Mırıl Hanım 4. aya gelindiğinde artık kırmızı suratlı bi enik değil seyrek sarı saçları, pamuk beyaz teni, iri mavi gözleri, minik ağzı ile tam bir fotoğraf bebesi idi. Geniş alnı sivri çenesi ile doğduğunda kediye benzerken tombiş yanakları artık alnı ile birlikte bir daireyi tamamlıyordu. Bu haliyle ne anasına ne babasına, o yuvarlak suratın ortasındaki minik çıkıntı burnu ile bir nohut tanesine benziyordu. Buradan sonra kendisine aramızda Nohut demeye başladık.

Nohut Hanım 4. ayda yan dönebilmeye başladı. Ayaklarını tuttuğunda doktoru ayy ne de çok ilerlediğini bize müjdeledi. Ayaklarını tutması için erkenmiş. Hamileyen bir doktorun "çok hareketli olacak bu" uyarısına kulak asmadığım gibi bu işaretten de bir şey anlamadım. Dönme işini iyice kavrayınca uykusunda çılgın gibi döner oldu. Üşengeçlikten gündüzleri beşiğine değil büyük yatağa yatırıyor, 15 dakikada bir kontrol ederek genelde yatağın uzak köşesinden alıyordum. 5 kiloluk bir bebe, koca yatağı uykusunda baştan başa geçiyor, icabında çapraz ve burgu figürler sergileyerek bizleri şaşırtıyordu. İşte bu aralar Nohut Hanım'ı birkaç kere düşürdüm. Umarım ileride affeder beni, ama kendisi de gerçek bir manyaktı. Beşiğe yatırsam iki dakka sonra kenara köşeye sıkışıp iki büklüm uyuyor, sereserpe yatağa yatırsam düşüyor. Bir ana olarak her türlü ciğerim pare pare oluyordu. Yaşından beklenmeyecek çevikliği sayesinde gözümün önünde oynarken düşmüşlüğü bile var, ele avuca sığmıyor.

4. ayın bize müjdelediği bir başka problem ise aniden kilo alışının azalması oldu. Doktoruna sorarsak hemen mama başlamalıydık. Ama çok hareketli, bi anda hareketlendi doktor? Yok ondan değil, MAMA BAŞLAYIN. Allahallah. Sonra hastanede emzirirken bi başka kadınla tanıştım, meğer bu mama başlayıncı doktorlar bir tane değilmiş. Kadıncağızın ilk çocuğunda doktor böyle başının etini yemiş de, bu ikinci çocuğa hemen biberonla mama vermeye başlamış. "Kof kilo ama olsun, en azından içim rahat" dediğinde ne düşüneceğimi bilemedim. Ama mamaya da başlamadım. İlk 6 ay sadece anne sütü düsturunca 6. aya kadar emzirmeye devam etmeye karar verdim. Muhtemelen bu aydan sonra toparlayacaktı, paniğe lüzum yoktu.

6. Ay

Sizce Nohut Hanım 6. ayında ay parçası haline geri döndü mü? Ne dönecek, kilo almadığı gibi daha da hareketlenmeye devam etti. Elalemin bebeleri bir oturdu mu 1 yaşına kadar yerinde oyuncak oynar, fakat Nohut Hanım oturdu mu önündeki yastığı tekmeler. Yere koyulunca "beni de götüür beni de götüür" diye huysuzlanır. Yerde emekleme provası yapar ve 6. ayın sonlarına doğru emeklemeye başlar (bravo). Emeklediği hafta sehpaya tutunup ayağa kalkar (oha). Bu esnada anası olacak ben de "südün yetmiyooor südün yetmiyoor" diyerek taciz edilirken bir yandan tek iyi tarafı olan gündüz uykularını da azaltmaya başlayan bebem ile ağustos sıcağında mücadele ederken akli dengemi korumaya çalışıyordum. Yine böyle evde oturamadığım, sıcaktan sokağa da çıkamadığım bir günde epeyce uğraştığım halde uyumayınca klimayı açıp salonun kapısını öyle bir kapattım ki kapıdaki cam kırılıp ayağımı kesti. Beni kan tutar. Neyse ki bi köşede bayılıp kalmadan beyimi arayabildim de kendisi yetişti geldi. Ayağımdaki yara bir ayda iyileşti, cam ise altı ay kırık kaldı. (ilgisizlikten)

Buradan bakınca çileli gidişatın 6. ay civarı başladığını görüyorum. Bu yazı çok uzar, devamını da yine böyle bebemi uyutup geç vakite kaldığım o cennet parçası gecelerden birinde yazayım ve umayım ki bu aylar sonra olmasın.

6 Temmuz 2013 Cumartesi

akıl vergisi

Lafa "küçümsemiyorum ama" diye başlamanın bir manası yok. Küçümsüyorsun, basbayağı küçümsüyor, modelliyorsun. Kendinin ondan daha iyi olduğunu düşünüyorsun. Daha üstün olduğunu, onu anlayıp tanımlayabildiğini biliyorsun, kendini üstün görüyorsun.

Küçümsememeye de hiç lüzum yok aslında, aptallığı küçümsemeyeceğiz, sorumsuzluğu, fikirsizliği, tembelliği, küçük hesapçılığı, iradesizliği küçümsemeyeceğiz de neyi küçümseyeceğiz? Bunlar bir insanın değiştiremeyeceği özellikleri değil, bilakis olmak istediği ve dışarıya yansıttığı kimliğine ait unsurlar. O kendini bu şekilde ifade ediyorsa, böyle olmaktan memnunsa yazıklanmanın ne alemi var?

Özgürlük kavramı tam olarak anlaşılıncaya kadar toplum olarak bazı yalpalamalar, bazı kararsızlıklar yaşanacak demek ki. Bir süre kimseyi küçümseyemeyeceğiz. Bir kimsenin fikri ve aptallığı sanki onun doğuştan gelen ve değiştiremeyeceği bir özellikmiş gibi, ırkı, görünüşü, burnunun şekliymiş gibi dokunulmaz olacak. Ve tabii, bunu söylediğimiz anda kendimizi tahakkümcülerin yanında bulacağız. Birisini aptal bulmakla ona "sen bilemezsin, ben bilirim, o yüzden ben yapacağım" demek aynı şey değil. İsteyen aptal olsun, aptal aptal konuşup aptal fikirlerini yaysın. Ama biz de ona istediğimiz gibi aptal diyebilelim. Kimse aptal diye onu cezalandırıp susturmaya çalışmasın. Kimse ben ona aptal diyorum diye beni de cezalandırmasın.

Böyle böyle, olsun işte.

3 Temmuz 2013 Çarşamba

borgen: başbakanlık hali

Digiturk'ün dizi kanallarından birinde Borgen diye bir dizi yayınlanıyor, bikaç ay önce tesadüfen denk geldim, sardı.

Ne zamandır şöyle içi dolu drama, bol bol koca laf, sevilesi-nefret edilesi karakterli dizi istiyordum. Yalnız kötü tarafı, tamamı üç sezon - otuz bölüm ve şu tarih itibariyle bitmiş bulunuyor. Olsun, arada açıp tekrar tekrar seyredilebilir, eşe dosta da gösterilebilir.


DVD Kapağı olsa gerek, adettendir.



Diziler hakkında en sevdiğim şey karakter dedikodusu yapmak. O sebeple böyle karakterden zengin bir diziyi tek başıma seyretmek resmen ızdırap oldu. İki sezonunu bitirdim laflar içimde birikti birikti, daha da birikmesin diye üçüncü sezonuna başlamadım. Hayırlısıyla saydırmamı bitirip son sezonu seyretmek için can atıyorum. Bundan sonrasında hafif spoiler vereceğimi hassas okuyucularıma bildirir, iyi seyirler dilerim.

İlk lafım sana Birgitte'nin kocası Philip.

Başlarda seni çok sevmiştim, aman da aman ne şirinsin, ne de şakacısın, hem sempatik hem yağşıklısın, karınla ne de güzel anlaşıyorsun diye. Fakat bölümler ilerleyip başbakanın iş yükü arttıkça artan "eve gelmiyürsün" "yüzünü görmüyürüz" "noel alışverişi :/" dırdırların beni çileden çıkardı. Bin türlü tripler, karınla sevişmemeler bişeyler. Kadın başbakan oldu Philip efendi, bu iş öyle filanca şirketin CEO'su olmaya benzemez. "Çok çalışıyorsun, dünyayı sen mi kurtaracaksın ayol" "Verdikleri mayışı gödlerine soksunlar ben karımı istiyom" diye mızmızlanamazsın. Başbakanlık 7/24 bir iştir, belli bir mesai saati tabii ki yok. Memlekette kriz çıksa, komşu memlekette bir şey olsa kadın telefonunu mu kapatacak? "Ben noel alışverişi edeceğidim" mi diyecek? Hadi mesaiyi satın alan birisi olsa dersin ki "Benim karım şirket malı değil efendi!" ama başbakan oldun mu bir nevi halkın, memleketin malısın. İş mesuliyetli. İş ağır.

Yaa Philip efendi, bir de aranızda anlaşmışsınız birinizden biriniz evden ya da yarı zamanlı çalışacak, çocukları bakıcıya vermeyeceksiniz diye. Şimdi neden oyunbozanlık ediyorsun? Gerçi çocuklar olmuş eşek kadar, biri 13 yaşında biri de 8 yaşında mı ne. Kibritle oynayacak yaşı geçmişler. Biz küçükken o yaştaki çocukların boynuna anaları iple bir anahtar asardı, çocuk okuldan eve gelir, yemeğini ısıtır kendi yerdi. Siz daha çocuklara sen bakacağıdın ben bakacağıdım, yok fedakarlık diye didişin. Kadın da başbakan oldu ya, evin işi sana kaldı diye varsa yoksa surat as. Fakat sadık adamsın, takdir ediyorum. Onca daş gibi cıvıra hocalık ediyorsun, onlar da uluorta "kot pantolon giyince gödünüz tam yemelik oluyor hocam" diye yavşamanın suyunu çıkarıyorlar ama aklın hep karında. Senin işin de zor tabi, bir yanda böyle baskı, karını yerinde bulamama var, bir yanda da kadın başbakan. Bir erkek olarak bu olaya içten içten kurulduğun da gözümüzden kaçmıyor.

Ana kadro soldan sağa; tecrübeli gazeteci Hanne Holm, çömezi Katrine Fonsmark, arkadaki uzun götoğlanı Laugesen, onun yanındaki Birgitte'nin basın danışmanı her şeysi Kasper.
Önde ortadaki sakallı Birgitte'nin partiden Bent Sejro, ortada Birgitte Nyborg, sağında beyi Philip, onun sağında silik televizyoncu Torben Friis.

Peki Birgitte'nin hiç hatası yok mu?
Her yöneten, işyerinde söz sahibi kadın gibi Birgitte de olayları mekanik olarak çözebileceğini düşünüyor. Üstelik siyaset > iş hayatı. Herhangi bir şirkette yönetici olmak vs. başbakan olmak. Herife ilgi gösteremiyor musun? Sevişme işini takvime bağla. Çocuğa hediye alamadın mı? Olsun haftaya alırsın. Adam seni evde bulamıyorum diye mi atarlandı, evde bulunan başka kadına gönder (oha). Fakat aile işleri tam olarak öyle çalışmıyor. Adam "Seni evde bulamıyorum" diyorsa mesela, seni sevdiğinden diyor Birgitte, karı istirem karı istirem demiyor. Sen tutup başka karıya gönderiyorsun, hepten herifi sokağa atıyorsun. Çocuklarla pek problem yok zaten, dediğim gibi eşşek kadar olmuşlar. Bunların yaşıtlarını köyde olsa evlendirirler.
Sizin evliliğinizin temel problemi bu, kocan çok mızmız Birgitte. Sen de fazla daşhaklısın. Resmen rol değişmişsiniz. Biraz hanım hanımcık ol diyeceğim ama siyasette pek işine yarayan bir özellik olmadı bu. Bilakis ne zaman "gücü" eline alıp karşındakini anlamaya çalışmayı değil kontrol etmeyi becerdin, o zaman iyi bir başbakan olabildin. Daha doğrusu, o zaman başbakan olabildin. Yoksa başbakanlığı da az kalsın götlek Hasselboe'ya elinle verecektin.

Bu aklı da sana veren Bent Sejro oldu, sonra da bu işten kendi zararlı çıktı. "Gerekeni yapmak" konusu.

Aslında biraz dizide göründüğü kadarıyla Danimarka siyasetinden de bahsetmek lazım. Zira seyrettikçe insanın Danimarkalı olası geliyor. Mesela mevcut başbakana seçimi kaybettiren çok büyük terbiyesizlik başbakana verilen EuroCard'la 12bin dolarlık kişisel harcama yapması. (Bizde 12bin dolarlık borç için dava açsan astarı yüzünden pahalıya gelir) Tabii bu bir ahlak meselesi. O yüzden de böyle bir şey ortaya çıktı mı seçmenin seni alaşağı ediyor Danimarka'da. Bu olayı son derece andaval bir şekilde televizyonda ifşa eden diğer partinin lideri götoğlanı Laugesen de neticede partiden atılıyor ama partinin oyları hayvan gibi düşüyor. Yani bizim Birgitte aslında seçimi şans eseri, iki büyük parti birbirini rezil etmeye çalışırken rezil olunca kazanıyor. Sonra da koalisyon pazarlıkları, çeşit çeşit adamlar, partiler. Hepsinin de acayip acayip Danimarkalı isimleri olduğu için burada hem siyasi pazarlığı hem de isimleri takip etmek biraz zorlaşıyor.

Neticede Birgitte hükümeti kuruyor ama kifayetsiz muhteris Höxenhaven diye bir herif var mesela, yedi kuşaktır parlamentoda olup hiç başbakan çıkarmamış bir aileye mensup. Adamlar gölge hanedan gibi, adalet bakanlığı hanedanı olmuşlar. Höx de var ya, hani şu elinde güç yokken "ay çok efendi adamdır yaa" denen adamlardan. Ama azıcık bir iktidarı olduğu anda hemen arkalardan iş çevirmelere başlayan bir model.

Böyle böyle ilk sezonda evliliğiyle sınanan başbakan Birgitte, sonraki bölümlerde anneliğiyle ve buna benzer türlü çeşit kadınlık halleriyle sınanıyor. Aslında işin dönüp dolaşıp "kadın başbakan" konusuna gelmesi biraz can sıkıcı gibi görünse de dizi bu karakteri bir kadın başbakandan ziyade bir insan, ardından bir kadın ve onun irili ufaklı mesuliyetleri üzerinden tarif ediyor. Birgitte Nyborg son derece gerçek bir karakter. Başbakan olma hırsıyla yanıp tutuşan, başbakanlık koltuğuna oturduğu anda da sanki buna programlıymış gibi asıp kesmeye başlayan biri değil. Olup biten karşısında şaşırdığı, bocaladığı, kararsız kaldığı oluyor. Etrafındaki kimselere akıl soruyor, bazen doğru, bazen eğri kararlar veriyor. Dizi ise bildiğimiz kadın başbakan algısını bir başka siyasetçinin ağzından dile getirip ardından onu da bir güzel tokatlıyor.

Sırf seyredin diye ciddi spoiler vermedim ama sanmayın ki sürprizsiz dizidir. Çok sürprizli, hassittirlidir. Bu yazıyı bitirmek için daha kötü bi cümle de olamazdı herhalde.

11 Nisan 2013 Perşembe

mırıl hanım

Bundan sekiz ay önce fena halde işkillendiğim şeyden emin olmak, bu belirsizliğe bir son vermek için tavsiye üzerine bir hastanenin yolunu tuttum. Biraz kaçınılmaz sonu ertelemek için, biraz da endişeden, biraz da sallamaktan tabii, epeyce geç kalmıştım. Doktor karnımda artık kollu bacaklı bir fasülye olmuş ufaklığı görünce "büyümüş bu!" dedi. Hamile olduğunu anlamayacak kadar hıyar biri değilim. Ama işte, insan bu kadar büyük bir sürprizi hemen hazmedemeyebiliyor. Şüphelendiği anda hemen cevabı bulmak yerine cevaba dahi hazır olamayabiliyor. Hatta kesinkes emin olduktan sonra bile, kabullenemeyebiliyor.

Her şey kesinleşip fasülyenin bütün detayları da ekranda görüldüğünde artık şeksiz şüphesiz biliyordum ki, belirli bir zaman sonra bu arkadaş bir evlat olarak elime verilecekti. Varlığından o anda sadece benim ve bir iki kişinin daha haberdar olduğu bir hayat oraya yerleşmiş, orada gelişmeye başlamıştı. O hayat artık bana emanetti, bir aksilik olmazsa, büyük ihtimalle ömrümün sonuna kadar beraber olacaktık. O anda, yeryüzünde sadece o ve ben vardık sanki. Onu kimse istemese bile ben isterdim. Onu kimse sevmese bile ben severdim. Biz artık "ikimiz" olmuştuk, babası isterse bize katılabilirdi.

Hiç beklemediğimiz bir anda gelen bu hayatı ağırlıklı olarak şaşkınlıkla karşıladık. Sonra alıştık tabii. Sonra da endişelenmeye başladık. Mesuliyeti tamamen bizde olan ufak bir insanı layıkıyla yetiştirecek kadar donanımlı mıydık? Evliliğimiz iyi gidiyordu ve genç yaşları geride bırakıp hafiften olgun yaşlara geçmiştik. Zemin ve şartlar müsaitti ancak biz hiçbir zaman çocuk için deliren tipler olmamıştık. Evlat elbette güzel bir şey, ancak beraberinde ağır bir mesuliyet de getiriyor. Aynı zamanda maddi ve manevi olarak da ağır bir mesai istiyor. Peki bütün bunlardan bizim ödümüz patlarken millet bir modaya kapılmış nasıl da pıtır pıtır yavruluyor?

Anne-baba olmak için deliren tiplerde genellikle üç şeyi gözlemliyorum.
Bir; çocuğu bir oyuncak olarak görüyorlar.
İki; çocuğu bir proje olarak görüyorlar.
Üç; çocuğu bir statü nesnesi olarak görüyorlar.

Evvela şunu yazayım, çocuk, "yapılan" bir şey değildir. Kek yapılabilir, resim yapılabilir, temizlik yapılabilir. Bunlar, her şey yerine getirildiğinde problemsiz olarak netice veren eylemlerdir. Ama insan üremesi neticesi bir hayat meydana getirmek tam olarak "yapmak" sayılmamalı. Çünkü hem neticeler çok çeşitli ve belirsiz, ve her üreme eylemi (her şartı yerine getirseniz bile) bir hayatla neticelenmiyor. Şimdi de artık bir tutku haline getirdiğim modelleme kısmına geçeyim.

Çocuğu bir oyuncak olarak gören tipler genellikle bebekleri çok seven, gördükleri yerde bebek-çocuk kilitleyen, acubucu meraklısı, olsa da sevsem, olsa da giydirsem diye deliren model. Bunların genellikle çocuk yetiştirmek hakkında hiçbir fikri yoktur ve bir çocuğu çok sevmenin her şeye yeteceğini, istediği her şeyi yaparak şahane mutlu bir çocuk yetiştirebileceklerini zannederler. Bu şekilde ihtiyaçlarını ve isteklerini karşıladıklarını sanarak kendilerini tatmin ederler. Çocuk onlar için bir insan değil bir aksesuardır, giydirip süsleyip yanlarında gezdirir, sever, herkese gösterir, daha da çok severler. Çocuktan çok bir evcil hayvana ihtiyaçları vardır.

Çocuğu bir proje olarak gören tipler, hayatta belli alanlarda muvaffak olmuş, bu muvaffakiyet zincirine bir de çocuk yetiştirmeyi eklemek, "görün bakın nasıl oluyormuş" diye göstermek derdindedir. Günüyle saatiyle plan yapıp neticede anne baba olduklarında ise inanılmaz derecede kontrollü, çocuğu kusursuz bir şekilde eğitme konusunda da takıntılı oluyorlar. Çocuk ufak bir hata yapsa bile bunu kendi başarısızlığı gibi görüp sinirden fıttırabiliyorlar. Neticede bunalımlı, yalnız insancıklar yetiştiriyorlar.

Çocuğu bir statü nesnesi olarak gören tipler de, evli değilken evli olup evlilerle takılmak, toplumda evli olarak, evlenmeyi başarmış olarak kabul görmekten hevesini aldıktan sonra aynı şeyi çocuklu olmak, çocuklu olarak görülmek ve kabul görmek için anne baba olmayı istiyorlar. Bunlar genellikle kadınlardan çıkar, mottoları "ben her şeyden önce bir anneyim"dir.

Bütün bunların dışında bir insanın (ya da iki) bile isteye, aklı başındayken çocukla neticelenecek bir üreme eylemine girişmesi çok zor. Ama bir kere olduktan sonra ondan vazgeçmek de çok zor.

Neticede dokuz ayın sonunda, tam da doktorunun söylediği günde, pek bir belirti vermeden hastaneye kontrole gidiyoruz diye gidilip orada başlayan bir doğum neticesi mırıl mırıl bir kız bebek kucağımıza verildi. Anne baba olma kararını aklı başında olarak vermek ne kadar zorsa, doğum yapmak da öyle zormuş. Hatta vücutta şahlanmış hormonlar falan olmasa, asla ayık kafayla yapılabilecek bir şey değilmiş. Hadi bir kere oldu, ikinci defa bir insanın bunu kendine yapması mümkün değil. Ama sonunda verdikleri nefis minik şey her acıya, her sıkıntıya değiyor. Daha da güzeli, o nefis minik şeyi yanımızda eve götürebiliyoruz, bizim oluyor.

Mırıl Hanım ile ilk günlerimiz, onca anne-baba-hala-dayı-dede-kardeş-arkadaş arasında uzun uzun birbirimize bakışarak geçti. O karnını doyurup uyuyunca da ben ona bakmaya devam ediyordum. Tülden kirpiklerini, mercimek gibi tırnaklarını, kuş kadar ağzını, kağıttan kulaklarını seyredip pıt pıt atan minik kalbini düşündükçe gözlerim doluyordu. Bir yandan da ona bakmaya kıyamıyordum. "Gözünden sakınmak" diye eskimiş, yıpranmış bir ifade var ya, şarkılarda herkes birbirini gözünden sakınır ve biz gözünden sakınmanın ne olduğunu bilmeyenler bunu öylesine bir şey olarak dinleyip geçeriz. Gerçekte insanın birisini, bir şeyi gözünden sakınması hem bakmaya doyamamak, hem bakmaya kıyamamak oluyormuş. Gözünden bile sakınmak, daha fazla bakarsa bir şey olacak, bu şahane işleyiş, bu muazzam mutluluk bozuluverecek diye korkmakmış. Hepsi bir yerde. Aynı anda. İşte bu, insanın içini daha önce hiç kimseye karşı hissetmediği acayip şeylerle dolduran hal de annelik olsa gerek.

Evin içinde tazecik bir bebek olduğunda, onun yüzüne bakmaya alışınca, geri kalan her şey çok kaba, çok çirkin, çok kirli görünüyor. Kendim dahil. Aynaya baktığımda kocaman burun delikleri, kıvrımlarında hayalkırıklığı, öfke, mutsuzluk gizlenmiş bir ağız görür oldum. Ben de kendimi severim sanırdım.

Herkes anneliği farklı farklı tecrübe eder diye tahmin ediyorum. Benim anneliğim de hiç beklemediğim bir zamanda gelen, üzerime giyiverdiğim bir elbise gibi oldu. Altında aynı ben duruyorum, ama elbiseyle bir başka oluyorum. Bu yazıyı yazmak için iki ay bekledim, duygularım biraz durulsun istedim. Ama beklemesem daha iyiymiş sanırım.

7 Temmuz 2012 Cumartesi

Evlilik hakkında neden atıp tutmayayım

Evliliğe bakışı "sevişmek için belediyeden izin mi alcaz yeaa" sığlığında olan gecikmiş ergenlerin bir bir nikah masasına oturduğu, atarlı feministlerin evde kocalarına elceğizleriyle sarma yapıp senesine kalmadan pıtır pıtır yavruladığı zamanlardayız. Bu yüzden "Ben evliliğe karşıyım" diyen insanın suratına karşı ağzımı ayıra ayıra gülmekten asla çekinmem. Üstelik, evliliğe karşı olmak, evlenmemek dışında bir aktivite gerektirmeyen, gayet pasif bir "karşılık". Buna rağmen gidip o straplez gelinliği giyiyor, o papyonu takıyorsun sevgili aktivik. Altına Converse de giysen gelinlik gelinlik, damatlık da damatlıktır. Bunun bir de "çocuk çok gereksiz yeaa", "benim hiçbir zaman çocuğum olmayacak" diye gerinip senesine yavrulayan modeli var. Öyle diyeni görünce ben Allah muhafaza hastalık sahibi oldu filan sanıyorum. Sonra bakıyorum ki kafalar değişiyor, kofti atarlar yerini olgunluk dönemi dertlerine bırakıyor. O yüzden bu adamla konuştuğunuzda "özel okula karşıyım yeaa" diyorsa, çocuk anaokulu yaşına gelir gelmez en iteklemece okula koşa koşa gidip yazdıracağından emin olabilirsiniz.

İnsan büyük konuşmadan önce oturup hayatın aslında büyük konuşanlar için nasıl da uzun ve sürprizlerle dolu olduğunu düşünmeli. Hayatımda pek çocuk sevmiş, bebeğe alaka göstermiş insan değilim, ben bile "çocuk istemiyorum" demem. Allah muhafaza hayat adama öyle bir tokat atar ki, ahir yaşında "çocuk çocuk" diye doktor peşinde gollum olursun.

Peki evlenmek istemeyen ne dediğini bilmiyor da, evlenmek isteyen sanki bildiğinden mi istiyor? Oğlan çocuğuna sorsan "beleşe, her gün" diyecek, kız çocuğuna sorsan düğünden öte bir evlilik tahayyülü olmadığı için hemen 12 yaşından beri defterlere karaladığı gelinlikleri gösterecek. Bütün evlenme işi düğüne kadar. Eşyayı anamızın evinde olmayan en abuk subuk kare tabaklardan, en kırmızı koltuklardan, en soyut desenli ve en tüylü halılardan düzdük. En straplez ve en kabarık etekli gelinliği seçtik ve herkesin yaptığı gibi en düğün salonunda, en otelde evlendik. Elde kınalarla boyumuzu fersah fersah aşan tatillere 12 taksitle gittik. Sonra? Aşkısıyla bütün aşkı "çıkışta" buluşmak, şanssızsa kafelerde, sinemalarda, şanslıysa evde vakit geçirmek, ayrılık vakti gelince ayrılamamak, bütün gece, bütün gün mesajlaşmak, haftada bir "arkadaşlarla" çıkmaktan ibaret olan adam, aşkısıyla aynı eve girince "haftada bir arkadaşlarla çıkmak" dışındaki bütün eylemler eve taşınıyor. Aynı evde dipdibe, akşam dipdibe, sabah dipdibe, televizyon karşısında dipdibe olmaktan şaşkına dönüyor. İlişkiyi canlı tutan bir yapıtaşı olan youtube'dan şarkı göndermeceler de, geceleri mesajlaşmalar da artık lüzumsuz oluyor. İlk zamanlar bunun yerine konan bol bol sevişme, bol bol film seyretme, bol bol yemek yeme de bitince, kalan boşluğu ancak itiş kakış dolduruyor. Bu itiş kakış ise, çoğunlukla incir çekirdeğini doldurmaz mevzulardan çıkıyor.

Yüzüğü taktım mıydı evrenin hakimiyim

Garip olansa, son derece kötü giden evlilikte, gerçekte kimsenin değişmemesi. Adam hala kirli kara sakallı, çirkin göbekli, çizgili gömlekli. Kadın ise esnek penyeden bluzlu, halka küpeli, koca götlü. Adamın arabası vardı, hala var. Kara adam meraklısı kız onu nasıl beğendiyse o kadar yakışıklı, o kadar paralı. Kadın ise, adamın ömrünü adamaya razı olduğu tombiş memeleri, tombiş götü, boyalı uzun saçları kadar güzel.

Değişen, evliliğin bunlardan daha başka hasletler, daha başka meziyetler gerektiren bir durum olduğunun farkına varılması. Adam evde atletiyle oturuyor diye kavga çıkıyor şimdi ama, adam zaten eskiden de evinde atletiyle oturuyor, akşama kadar tombala çekiyordu. Kadın da evde delik eşofmanını başına kadar çekiyor, saçlarını da tepesine topluyordu. Evlilik biraz da, birisini pijamalı, hasta, yorgun veya uykulu görmek, buna rağmen sevmek meselesi.

Aradım taradım, bir tane bile paçoz düğün detayı bulamadım. Düğünlerin her biri bir tasarım şaheseri. Peki evlilikler öyle mi? Değil. Peki ben derdimi anlatabildim mi? Hayır.


Evlenmek isteyen, evvela kendisine şu iki soruyu sorsun derim;

Bir, NİÇİN evleniyorum?
Hakikaten, niçin evleniyorsun? Bütün arkadaşların evli diye mi? Sevgili var, işte yapacak başka şey bulamıyoruz, değişiklik olsun diye mi? Evde kapıyı açacak birisi olsun diye mi? Bunlar olduğu zaman, "budur, evet beklediğim buydu" denecek mi, yoksa o da eksik bu da yok diye mızmızlanmaya devam mı edilecek? Çünkü "yok lan tam öyle değilmiş" dendiği anda kolayca geri dönülecek bir karar değil bu. İmkansız değil, ama kolay da değil.

İki, bu adamdan koca olur mu?/bu kadından karı olur mu?
Kirli sakalı var, içki ısmarlamayı biliyor, sokakta maço, müzik zevki iyi, arabası var diye evlendiğin adam sonra rusa gidiyor diye ağlamayacaksın. Rusa gitmeyen adam istiyorsan, senin yanındaki adamdan da emin değilsen, bununla evlenmeyeceksin.

Şimdi "sadakat, karakter, delikanlılık" desem, herkeste bundan altışar okka mevcut zaten. Alemin en şerefsiz, en yavşak adamına sorsan, en delikanlı kendisidir. İnanmayan sorsun. Aynı şekilde, memesi var götü var, saçı var küpesi var, yemek yapıyor diye evlendiğin kızdan "ağbi iki kelime sohbet edemiyorum, yandım abi dünyada cehennemi yaşıyorum" diye şikayet edip geceleri orda burda entel karılarla sohbete oturacaksan sen de baştan, iki çift laf edebileceğin kızla evleneceksin. Ya da entel karıyla evlendim diye sevinip aç kaldım diye üzüleceksen, baştan hesabını iyi yapacaksın. Hepsi olsun istiyorsan da, aramaktan yılmayacaksın, napalım.

Sonlara doğru üzerime yapışan bu çirkin abla tonundan kurtulmak için ne yapsam acaba. "Aşkın peşinden koş" mu desem? Yok lan hiç bozmayayım, aklınız bir karış havadayken sevimsiz kadınlarla, kifayetsiz kaypak adamlarla evlenmeyin.

bunları da bilelim

Related Posts with Thumbnails