"Ağaoğlu, My Towerland projesini hayata geçirmeden önce konut sahibi olmak isteyenlerin beklentilerini belirlemek amacıyla 50.000 kişilik bir anket gerçekleştirdi. Hayal ettikleri evin nasıl olduğunu belirten katılımcılar, vermiş oldukları yanıtlarla My Towerland’i şekillendirdi. Ankete katılan 50.000 kişi, oda ve salonların geniş, kullanım alanının verimli olduğu bir eve sahip olmak istediklerini belirtirken; genel beklenti, güzel manzaraya sahip, nefes alan, rahat ve ferah bir ev ortamı yönündeydi."
Ortamım, imkanım olsa da şu girizgah yazısını Star Wars girişi gibi kaydırsam. Üşenmesem de imkansızlıktan mızmızlanacağıma şunun olurunu bulsam. İtalik yaptım şimdilik yeter inşallah, yetmese de ilerleyen cümlelerde idare eder bir hoşluk yakalamayı umuyorum.
Deli deli delişmen bir şekilde ev aradığım o yedi ayın bir kısmında, ama kısa bir kısmında, internetten marka projelerin flaşlı sitelerine de bakındım; birbirinden gubik metinler, birbirinden güdük hayaller de buldum. Alt tarafı bir daire, etrafında da iki çimen çiçek vadeden inşaat şirketleri elbette ki marifetlerini "apartmanların bahçelerini peyzaj mimarına yaptırdık, çocuklar bislet binsin diye beton döktürdük" diye anlatacak değillerdi. Fakat duvar çekip bahçe yapmayı yeni bir hayat sunmak derecesine kadar abartmaları da yer yer idrakime dokunuyor, dimağımı karıncalandırıyordu. Çoğu orta sınıf insanlar için yapılmış bu projelerin tanıtımlarına ve vaadlerine bakarak kendilerini lüks içinde yüzer, çılgın gibi bir hayat içinde devinir görerek, ama sadece görerek; ve ihtiyaçlarını olsa da olur olmasa da olur önemine çekerek buraları kapışan insanların paracıklarıyla, taksit taksit hayatlarıyla semiren inşaat şirketlerinde çalışan hiç kimsede de bikaç apartman biraz çimen çiçek gibi bir realist yaklaşım beklemiyorum aslında. Çekirdek, iş bilen tayfada ise bilakis bu içgörünün olmamasına şaşırırdım sanırım.
Bu açıdan bakılınca My Towerland'in sadece aydınlık, kullanışlı ve ferah evler vaadi o kadar gerçek, o kadar yalın, o kadar güzel kalıyor ki bir anda benlikleri kavrayıp belleklerin derinliklerinde gizli "huzur" köşelerini uyandırıyor. Sanki yıllardır insanların aradığı o aydınlık, geniş, kullanışlı "evler" yokmuş da herkes bulamadığından karanlık mutfaklı, karanlık banyolu, cephe olarak bir pencere bir balkondan ibaret evlerde çile dolduruyormuş gibi, My Towerland de gelmiş bize manzaralı ve ferah evler sunuyor. Bu kat bahçeli, her binanın arasında yüzküsür metre mesafesi olan "ferah" dairelerin fiyatlarını bir söylesem, burdan hep beraber fakir edebiyatının hesap kitap dolu ümitsiz sayfalarına sürüklenmek icap edecek. Ne bileyim belki bu zamana kadar bu parayı verdiği halde avuç içi kadar karanlık evlerde oturmaya mecbur kalan, parasıyla rezil olmuş bir güruh vardı da Ağaoğlu onların imdadına yetişti. Apartman dairesine verecek onca parası olup da oda ve salonları geniş, manzaralı ve kullanışlı ev bulmak kabiliyetinden fukara insan varsa onlara derman getiriyor Ağaoğlu. Bunun dışında kalanlar için şimdilik bir çözümü olmadığı gibi bu kimselerle herhangi bir muhataplığı da yok.
Öte yandan benim beklentilerim son derece netken, harcayabileceğim bir miktar para da mevcutken bile ihtiyacımı karşılayacak daireyi bulmak aylar aldı. "Marka projeler" gayet mütevazi beklentileri karşılamak için hiç de mütevazi olmayan meblağlar istiyor, o meblağların önemli bir kısmını da bana göre olsa da olur olmasa da olur kriterlere yatırıyordu. Reklamı çok yapılan malları satın almaktan çekindiğim gibi, fotoğraf kitapları kalitesinde broşür elime verildiği anda bir "proje"den de soğuyordum. Gördüğüm her fuzuli süsleme, her pahalı detay gözüme batıyor, bunları kullanmadığım takdirde oluruna pazarlık teklif etmek için içim içimi yiyordu. Bu yüzden üzerime yapışan sevimsiz alaycılıkla kah personel bezdirmiş, kimi emlakçıyı da gücendirmiştim.
Marka projelere öykünen henüz marka olmamış projelerde ise durum aynısının farklısı gibiydi. Fiyatlar buralarda bir miktar düşüyor fakat şişirme detaylarla makyajlanmış bu projelerdeki dairelerin göze görünmeyen kısımlarının elimde patlama ihtimaliyle paralel bir düşüşü elbette ki bulamıyordum. Bunlarla tekil apartmanlar arasında kalan bir başka hibrit teknolojiyi de keşfetmiş oldum: 2-3 apartman ve bir havuzdan müteşekkil "site"ler. Bunlardaki hayat vadetme arsızlığı da neredeyse "marka proje"lerle yarışıyor, penceresi camcama daireler arasında sıkışıp kalmış, asla girmeyeceğim havuzun bakımı için talep edilen aidat tutarları ise fena halde canımı sıkıyordu. Bu esnada da akl-ı selim sahibi bir insan olarak, bir cadde üzerinde sıralanmış çok sayıda İkiApartmanBirHavuza bakıp da birleşip neden tek bir havuza girmediklerini düşünüyordum.
Sahibinden alım satım sitesi olarak tasarlanmışken kendini bir anda yılların girişimci rüyası emlakçı portalı olarak bulan sahibinden.com ilanları da bu sitecilik, marka projecilik kafasından nasibini almıştı. Her İkiApartmanBirHavuz artık "güvenlikli, otoparklı, havuzlu site" standart etiketiyle özlediğimiz izole ve nezih hayatı üstü kapalı vadeder hale gelmişti. Tek apartmandan ibaret "mütayit" yapıları bile çiçekli bir bahçeyi, -1 katta bir otoparkı sunuyordu. Yapıların dışı çılgın bir çeşitlilikte, içleri ise dekorasyon dergilerinden fırlamış türlü tuhaflıklar içindeydi. Giyinme odası bir lüks olmaktan çıkmıştı, bu yüzden kimse eğri büğrü odalara nasıl eşya yerleşeceği meselesini fazla düşünmüyordu. Fransız balkon kavramı dairelerdeki net-brüt alan kargaşasını minimuma indiriyor, aynı zamanda binalara parizyen bir şıklık kattığı da zannediliyordu. Bu bilgiler ışığında artık sınırları genişleyip koca bir ilçe olan Ataşehir'in Şerifali adlı bölgesinin görülmesini tavsiye ederim.
Sitecilik projecilik kafasının yükselen bir başka trendi residenceları da burada incelemek isterdim ama bize ayrılan sürenin sonuna gelmiş bulunuyorum. Gönül isterdi ki ev arayanlar için mala davara bir faydası olacak, daha bilgilendirici bir rehber hazırlayayım fakat bu veryansının bir şekilde edilmesi de gerekiyordu. Öte yandan İstanbul Anadolu yakasında Üsküdar'dan Bostancı'ya, gördüğüm herhangi bir dairenin fiyatını hala tahmin edebilir durumdayım. Bir yorum uzaklığındayım.
24 Kasım 2010 Çarşamba
25 Ekim 2010 Pazartesi
ofis güzeli
Çalışanlardan ezik kesimin ağzını ayıra ayıra baktığı Google, Facebook efendime söyleyeyim Twitter headquarterslarını ve birtakım ofislerini bilirsiniz; oyun konsolları, büyükler için oyuncaklar, süper rahat çalışma ortamları, masajlar, o biçim kafalar, mutlu mutlu casual insanlar... Ara sıra gazeteler internetler düşman çatlatırcasına bu ortamların boy boy fotoğraflarını koyar, "bu ofiste şu serbest" "bu ofiste herkes istediği saatte gelip gidiyor inanılır gibi değil" "yatak yorgan izni bile var" gibi ifadelerle bir çalışan cenneti tasvir ederler. Her gün patronundan/müdüründen önce ofise gelmek ve ondan sonra çıkmak, patron/müdür etraftayken çalışıyormuş gibi yapmakla mükellef çalışan takımı da bunlara bakar bakar ah çeker. Çalıştığı filancakim şirketi, filanca bankası da böyle ofisler yapsa, o da patron/müdür gölgesi olmadan akşama kadar dalga geçse ister. Ulaşmak istemez bu eleman, ayağına getirilsin ister. Patron az yesin, onu rahat ettirsin ister.

Fakat aklı başında her insan böyle yatak yorgan izinli, mesai saatinde oyun oynamacalı bir ofis ortamının buralarda "çalışmayacağını" bilir. Bilir de neden çalışmayacağını bilir mi bakalım? Bizim memleket midir bunun sorumlusu, bizim adamlar mı, bizim patronlar mı yoksa sektör müdür? Yoksa müdür müdür müdür?
Sorumluluk almakla hesap vermenin bir tutulduğu topraklarda elbette ki bir çalışandan mesaisinin istediği kadarını çalışmaya, istediği kadarını da dalga geçmeye ayırırken vazife ve mesuliyetini de ihmal etmemek, üzerindeki işleri zamanında teslim etmek ve kimsenin işini aksatmamak çok yüce bir haslet. Sorumluluğun dışardan dürtme değil içerden gelme olarak algılanması, anlaşılması ve çalışanın kendi zamanını kendi yönetmeye yetkin olması şartlarının sağlandığı yerde ofiste oyun da olur, masaj da olur, kakalak da. Halbuki mesainin saat doldurmak, çalışır görünmek, yapıyormuş gibi yapmak, ötekini suçlamak ve patrona/müdüre yanaşmaktan ibaret olduğu yerlerde oyun değil, internet bile tehlikelidir, haram edilmelidir. Çalışmadığı gibi işvereninin fazladan koyduğu her imkanı sömürürcesine kullanan adamın kulağına bir de yastık yorgan izni kaçarsa o şirketin işgücünü yerden toplamak gerekecektir.
Öyle çalışanlar var ki, işyerinde atıştırmalık bisküvi olsa bütün gün karnını onunla doyurur, biriken yemek parasıyla da telekız çağırır. Eğer tek beleş şey tuvalet kağıdıysa, onu da sebepsizce yere serer. Patronundan/müdüründen önce gelip o işyerinden çıkıncaya kadar kapıyı gözleyen, o çıkmadan kıpırdamayan adam, en basitinden, "istediğin saatte gel" sorumluluğu teslim edilir bir adam değildir.
Öte yandan, akıllı ve seviyeli bir adama beş dakika geç geldin, ekranında excel göremedim diye dırdırlanmak da gereksiz bir gerilime sebep olacaktır. Normal şartlarda işiyle meşgul olan adam "öyleyse neden daha fazla çalışayım" diyerek "çalışıyormuş gibi" seviyesine inecektir. Hoşgeldin rekabet.
Çalışanlarının çılgın gibi ortamı olsun, rahatlıktan prodüktivite doğsun isteyen işverenler o kadar masrafı yapmadan önce iş görüşmelerinde denyoları, sorumsuzları, beleşçileri ve çokönemliküçükadamları eleyebilirlerse o dallamafree ortamı sağlamak mümkün olabilir. Tabii burada işverenin de önemli kabiliyetlerinin olması gerekir. Kendini cool sanan olmamış reklamcı mizaçlı bir işverenin işe aldığı adamlarla en iyi ihtimalle dengesiz bir ortam olur. Sonrası asap bozukluğu, sonrası hüsran.
Şu halde, hayalleri süsleyen cool iş ortamına ulaşmak iki oyun konsolu alıp bir odayı gym'e çevirmekle değil amaca uygun adam seçmekle mümkün olabiliyor ancak. O da iş ilanlarına "sorumluluk sahibi" yazmaktan daha büyük performans gerektirebiliyor. Zor yoldan yani. Maalesef.

Fakat aklı başında her insan böyle yatak yorgan izinli, mesai saatinde oyun oynamacalı bir ofis ortamının buralarda "çalışmayacağını" bilir. Bilir de neden çalışmayacağını bilir mi bakalım? Bizim memleket midir bunun sorumlusu, bizim adamlar mı, bizim patronlar mı yoksa sektör müdür? Yoksa müdür müdür müdür?
Sorumluluk almakla hesap vermenin bir tutulduğu topraklarda elbette ki bir çalışandan mesaisinin istediği kadarını çalışmaya, istediği kadarını da dalga geçmeye ayırırken vazife ve mesuliyetini de ihmal etmemek, üzerindeki işleri zamanında teslim etmek ve kimsenin işini aksatmamak çok yüce bir haslet. Sorumluluğun dışardan dürtme değil içerden gelme olarak algılanması, anlaşılması ve çalışanın kendi zamanını kendi yönetmeye yetkin olması şartlarının sağlandığı yerde ofiste oyun da olur, masaj da olur, kakalak da. Halbuki mesainin saat doldurmak, çalışır görünmek, yapıyormuş gibi yapmak, ötekini suçlamak ve patrona/müdüre yanaşmaktan ibaret olduğu yerlerde oyun değil, internet bile tehlikelidir, haram edilmelidir. Çalışmadığı gibi işvereninin fazladan koyduğu her imkanı sömürürcesine kullanan adamın kulağına bir de yastık yorgan izni kaçarsa o şirketin işgücünü yerden toplamak gerekecektir.
Öyle çalışanlar var ki, işyerinde atıştırmalık bisküvi olsa bütün gün karnını onunla doyurur, biriken yemek parasıyla da telekız çağırır. Eğer tek beleş şey tuvalet kağıdıysa, onu da sebepsizce yere serer. Patronundan/müdüründen önce gelip o işyerinden çıkıncaya kadar kapıyı gözleyen, o çıkmadan kıpırdamayan adam, en basitinden, "istediğin saatte gel" sorumluluğu teslim edilir bir adam değildir.
Öte yandan, akıllı ve seviyeli bir adama beş dakika geç geldin, ekranında excel göremedim diye dırdırlanmak da gereksiz bir gerilime sebep olacaktır. Normal şartlarda işiyle meşgul olan adam "öyleyse neden daha fazla çalışayım" diyerek "çalışıyormuş gibi" seviyesine inecektir. Hoşgeldin rekabet.
Çalışanlarının çılgın gibi ortamı olsun, rahatlıktan prodüktivite doğsun isteyen işverenler o kadar masrafı yapmadan önce iş görüşmelerinde denyoları, sorumsuzları, beleşçileri ve çokönemliküçükadamları eleyebilirlerse o dallamafree ortamı sağlamak mümkün olabilir. Tabii burada işverenin de önemli kabiliyetlerinin olması gerekir. Kendini cool sanan olmamış reklamcı mizaçlı bir işverenin işe aldığı adamlarla en iyi ihtimalle dengesiz bir ortam olur. Sonrası asap bozukluğu, sonrası hüsran.
Şu halde, hayalleri süsleyen cool iş ortamına ulaşmak iki oyun konsolu alıp bir odayı gym'e çevirmekle değil amaca uygun adam seçmekle mümkün olabiliyor ancak. O da iş ilanlarına "sorumluluk sahibi" yazmaktan daha büyük performans gerektirebiliyor. Zor yoldan yani. Maalesef.
12 Ekim 2010 Salı
piratik bilgiler bilmemkaç
Bugünkü pratik bilgimiz, kozmetik çılgınlığı sırasında beynime bir an kan gitmesi sayesinde oluştu.
Yaz günlerinin en elzem şeyi güneş koruyucunun toz allıklarla iyi geçinemeyen yapısı sayesinde krem allık olayına girdim. Krem allık piyasasına adım atınca otomatikman stick allıklara da alıcı gözüyle bakmaya başladım. Nars Multiple'dan ELF all over color stick'e kadar renk renk, fiyat fiyat alternatifi mevcut bu stick olayının. Yani ne oluyor, stick şeklindeki bu şey hem allık niyetine, hem dudaklarar ruj niyetine hem de gözlere far niyetine kullanılıyor (far olayı zorlama bence biraz). Tek bir tanesini elime alıp yüzüme gözüme sürmüş değilim ama inanılmaz bir formül, bir devrim ürün olduklarını da sanmıyorum. Bu sırada beynime kan gitti demiştim ya, işte o anda "annelerimizi, anneannelerimizi dinleyelim" şekli bir fikrim geldi.
Evet, rujundan pıt pıt parmak uçlarına aldığı renkle yanaklarına renk veren anne, anneanne görüntüsünü bir anlığına hatırlayalım. Multiple denen olay o işte.
Bunu da vakit geçirmeden denedim. Allıkta aranan o kremsi yapıyı ruj vermiyor tabii, birazcık yapış yapış oluyor ama zaten suratımda güneş koruyucusunun yıvış yapısına mecburen katlandığımdan bunu dert edeceğimi sanmıyorum.
Siz de ara ara, bir anlığına rengini sevdiğiniz bir ruju yanaklarda deneyebilirsiniz. Güneş koruyucusunun üstüne bir kat pudra geçemeyecek kadar üşengeç bir insanım onu da sorulmadan belirteyim.

Yaz günlerinin en elzem şeyi güneş koruyucunun toz allıklarla iyi geçinemeyen yapısı sayesinde krem allık olayına girdim. Krem allık piyasasına adım atınca otomatikman stick allıklara da alıcı gözüyle bakmaya başladım. Nars Multiple'dan ELF all over color stick'e kadar renk renk, fiyat fiyat alternatifi mevcut bu stick olayının. Yani ne oluyor, stick şeklindeki bu şey hem allık niyetine, hem dudaklarar ruj niyetine hem de gözlere far niyetine kullanılıyor (far olayı zorlama bence biraz). Tek bir tanesini elime alıp yüzüme gözüme sürmüş değilim ama inanılmaz bir formül, bir devrim ürün olduklarını da sanmıyorum. Bu sırada beynime kan gitti demiştim ya, işte o anda "annelerimizi, anneannelerimizi dinleyelim" şekli bir fikrim geldi.
Evet, rujundan pıt pıt parmak uçlarına aldığı renkle yanaklarına renk veren anne, anneanne görüntüsünü bir anlığına hatırlayalım. Multiple denen olay o işte.
Bunu da vakit geçirmeden denedim. Allıkta aranan o kremsi yapıyı ruj vermiyor tabii, birazcık yapış yapış oluyor ama zaten suratımda güneş koruyucusunun yıvış yapısına mecburen katlandığımdan bunu dert edeceğimi sanmıyorum.
Siz de ara ara, bir anlığına rengini sevdiğiniz bir ruju yanaklarda deneyebilirsiniz. Güneş koruyucusunun üstüne bir kat pudra geçemeyecek kadar üşengeç bir insanım onu da sorulmadan belirteyim.

kaynak şöyle bi şey.
5 Ekim 2010 Salı
yerli yersiz bilimsellik atfeden adam
Sayısal olarak ölçülemeyecek değerleri yüzde ile hesaplayıp ölçmeye kalkışan, hesaplamadığı ihtimaller için kafadan atarak oran veren adamı bildiniz mi? Hani o "%90 çalışır bu senin bilgisayarında" diyen, "bugün toplumumuzun %98i böyle düşünüyor" diyen adam, sayılmayacak şeyler için pek çok, çoğunluk, nadiren gibi sıfatlar kullanıldığı bilgisini ortaokul sıralarında ilk aşkının peşinde koşarken kaçırmış, bugün hatası yüzüne vurulduğunda belki pişkince sırıtacak olan adam işte. Sayılarla konuşursa (buna da "rakamlarla konuşmak" der, icap ettiği takdirde. rakam-sayı farkını da bilmez, ısı-sıcaklık farkını da.) daha çok ciddiye alınacağını sanır. Müsbet ilimlere saygısı sonsuzdur (müsbet ilim derseniz anlamaz yalnız, pozitif bilimler.).
Aynı müsbet ilimler silsilesinden psikiyatriye de saygısı sonsuz olduğundan biz sıradan insanlar gibi "deli galba" "aa manyak" demez, "adam şizofren çıktı resmen" der. Ciddi bir hastalığın adı ve tıbbi bir terim olan şizofreniyi anlayıp sindirmekle kalmamış, günlük hayatına adapte etmiş, casual eylemiştir. Birisi sorarsa "aycanımdeliişteyaaaa" demeyi bekler.
Günlük hayatında şıp diye psikiyatrik teşhisler koyabilen bu adamın gözüyle IQ ölçmesi de yadırganacak bir durum değildir. Sözüne "IQsu 50nin altında olanların bile anlayacağı gibi" diye başlarsa hem zekanın ölçüsü IQ'dan, hem de 50 puanın pek düşük bir zekaya, adeta salaklığa, hıyarlığa tekabül edeceğinden dem vurmuş demektir. "Birtakım salaklar" demeyi kendine yediremez, illa ki zekadan, zekanın ölçüsünden ve bu ölçüde bir sınırdan bahsetmelidir mevzulara yerli yersiz bilimsellik atfeden adam.
Gözlerinden öpüyoruz.
Aynı müsbet ilimler silsilesinden psikiyatriye de saygısı sonsuz olduğundan biz sıradan insanlar gibi "deli galba" "aa manyak" demez, "adam şizofren çıktı resmen" der. Ciddi bir hastalığın adı ve tıbbi bir terim olan şizofreniyi anlayıp sindirmekle kalmamış, günlük hayatına adapte etmiş, casual eylemiştir. Birisi sorarsa "aycanımdeliişteyaaaa" demeyi bekler.
Günlük hayatında şıp diye psikiyatrik teşhisler koyabilen bu adamın gözüyle IQ ölçmesi de yadırganacak bir durum değildir. Sözüne "IQsu 50nin altında olanların bile anlayacağı gibi" diye başlarsa hem zekanın ölçüsü IQ'dan, hem de 50 puanın pek düşük bir zekaya, adeta salaklığa, hıyarlığa tekabül edeceğinden dem vurmuş demektir. "Birtakım salaklar" demeyi kendine yediremez, illa ki zekadan, zekanın ölçüsünden ve bu ölçüde bir sınırdan bahsetmelidir mevzulara yerli yersiz bilimsellik atfeden adam.
Gözlerinden öpüyoruz.
1 Ekim 2010 Cuma
ne var ne yok
Yazmayalı 1 aydan fazla olmuş fakat boş oturuyorum sanılmasın. Bu esnada aslında hem yazıyor hem bozuyorum, düşünüp kurguluyor fakat yazamıyorum, epeyce yaklaşmışım görüyorum, anlatamıyorum. Bir hızlı güncelleme edeyim, selam edeyim dedim.
Bu arada evde huzur ve güven ortamını sağlayıp erkenden bayılma durumumu düzeltebilirsem pek yakında yepyeni yazılarımla huzurlarınızda olacağım, bunu da bi sonra yazarım dediğim her şeyi bir bir dökeceğim -herkes heyecanla bekliyordu değil mi?
(makyaj bloglarındaki "pek yakında sürpriz hediyeler sizi bekliyor" tease i gibi olmadı ama idare edilsin istirham ediyorum)
Bu arada evde huzur ve güven ortamını sağlayıp erkenden bayılma durumumu düzeltebilirsem pek yakında yepyeni yazılarımla huzurlarınızda olacağım, bunu da bi sonra yazarım dediğim her şeyi bir bir dökeceğim -herkes heyecanla bekliyordu değil mi?
(makyaj bloglarındaki "pek yakında sürpriz hediyeler sizi bekliyor" tease i gibi olmadı ama idare edilsin istirham ediyorum)
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)




