21 Şubat 2017 Salı

özgür olsun ama şımarık olmasın; çocuk olsun ama köşe yastığı da olmasın

Hepimiz, hayatımızın bir döneminde 5 yaşında tamamen ana baba kontrolünden çıkmış, çaresiz ana babanın "özgür yetiştirdik :/" cümlesinde teselli bulduğu bir çocukla tanışmışızdır.

Yemek masasında yiyecekleri sağa sola atan, boyundan büyük öfke patlamaları yaşayan, babasına vurup anasına çemkiren bu bacak kadar yaratıklara uzaktan bakarken hangi birimiz "aslında tek ihtiyacı temiz bir sopa" diye düşünmedik?

Biliyorsunuz, artık her şeyin en güzelinin bilindiği bir dönemdeyiz. Bebeğine/çocuğuna organik yedirmeyen, her gün en az iki saat "ekkinlik" yapmayan, saç diplerine kadar kek hamuruna batmalı "küçük aşçı iş başında" fotoğrafı çekmeyen anne biraz eksik, biraz yarım. Bunların yanında kim çocuğuna kötek atan ebeveyn olmak ister ki? Kendi neslindeki herkes gibi gayet de "anne terliği" ile büyümüş bu kimseler kötekten başka terbiye usulü bilmediği için modern ana babalıkta çoğunlukla çuvalladılar. facebook'tan, instagramdan öğrendikleri kadarıyla yapmaya çalıştıkları "ekkinlikler" sayesinde çocukla "bağ" kuramadılar. İçi boş laflar, "nasıl"ı olmayan yuvarlak ifadelerle dolu kitapları okuyup okuyup daha da çuvalladılar. Kişisel gelişimden de zaten hiç nasiplenememişlerdi, çocuğa "yapma" demenin yeterli olacağını sandılar, yol gösteremediler. Kötek de atamadılar. Çocuklar ziyan oldu.

hep babası şımarttı bunu
Mevzu uzun, mevzu derin. Ben de şımarık çocuğunuzu nasıl eğitirsiniz kitabı yazacak değilim. Öyle bir sabrım ve kabiliyetim olsa şu anda bunu paraya çevirmenin yollarını arıyor olurdum. "terbiyecianne" diye instagram hesabı açar, "mola köşesi nasıl olmalı" diye postlar atardım. Montessori oyuncaklarını dizerdim boy boy. Bebelerim arada kanepeye iki oyuncak saçtı mı "analık işte, hayat ne zor" diye yalandan dertlenirdim.

Bütün bu analık temalı instagram hesaplarının, titiz bloggerların ve "keyif ehli" gibi görünen facebook analarının ortak salaklığı analığı aşırı ciddiye almaları, baba yaratığını ise tümden kenara atıp sorumluluğu komple üzerlerine almaya çalışmaları. Tamam ciddiye alınmayacak mesele değil, ama "aşırı" ciddiye almak? Her şeyi kontrol edebileceğini sanmak? Her şeyi aşırı ciddiye alan bu beyazyaka tayfasının çocuklarında görülen aşırı şımarıklık da bir nevi bu manasız ciddiye almanın tezahürü. 4 yaşında çocuğu göndereceğin en pahalı okulda da oyun var, en ortalama okulda da. Ben bizim bebeyi evimize en yakın, sahibinin kendi çocuğunu da aynı yerde eğlediği, en az kalabalık yere gönderiyorum. Her ay "çocuğumun gelişimi" raporuna ihtiyacım yok çünkü zaten çocuğumun nasıl bir gelişim gösterdiğini kendim takip edebiliyorum. Bunu yapan insanlara maaş veren kurumun fazladan maliyetini
yüklenmiyorum. Sırf elaleme gösteriş olsun diye filanca okula avuç dolusu para döken adamda özgüven mi var ki çocuğuna özgüven versin? O özgüven sende olacak, çocuğun üç gün aynı kıyafeti giymek istedi diye çocukla kavgaya tutuşmayacaksın. Bizim bebe iki ay önce bir elbise beğendi, öyle pahalı bir şey de değil, gayet ortalama bir giyim markasından. Aldığım günden beri 2-3 günlük fasılalar hariç, hemen her gün onu giyiyor. Rahatsız mıyım? "Ay bir şeyi yok derler" diyor muyum? Vallahi umurumda değil. O gün pijama giymedi mi? Biraz söyleniyorum ama ortada büyük bir arıza yoksa, giymek istediği şey çamurlu vs. değilse, mevsime göre fazla kalın/ince değilse salıveriyorum. İnat da bir karakterdir. Üstelik ufak tefek mevzularda istediğini verip bebenin gazını da almış olduğum için başka konularda bana arıza çıkarma ihtimali düşüyor. Bazılarına göre tembel ve biraz alakasız bir ana olabilirim ama neticede oyuncak mağazalarında kendini yere atan çocuk da benimki değil. Hele o oyuncak mağazasından hiçbir şey satın almadan çocukla el ele çıkarkenki muzaffer komutan edamı bir görseniz...

Şunu anlamamız lazım, çocuk "yönetebileceğimiz" bir şey değil. Bilakis, o bizi yönetir hahahhah... Şaka lan. Yönetmek ve yönetilmek ekseninden çıkın sayın anne-babalar. Çocuk sizi çok örnek alıyor, güzel insan olun. Elinizden telefonu bırakın. Açık havaya çıkın, bünyeyi havalandırın. Gerisi gelir. Valla bak.

31 Ocak 2017 Salı

küçük mağara adamı

Bugün sizi küçük mağara adamı ile tanıştıracağım. O sizin arkadaşınızın çocuğu. O sizin parkta gördüğünüz bir çocuk. O alışveriş merkezlerinde sıkıntıdan çareyi kendini paralarcasına ağlamakta bulmuş çocuk. O küçük bir mağara adamı. Asla konuşmaz. Bakışları donuk, hareketleri teklifsiz ve sarsak.

Mırıl Hanım'dan önce küçük insanlarla herhangi bir mesaim olmadığı için küçük mağara adamıyla tanışmam da ufaklığın park yaşlarına rastlar. Bizim bebenin elinden teklifsizce oyuncağını alan, eline geçirdiği herhangi bir odunla sağa sola vuran ve bundan herhangi bir keyif alıp almadığı belli olmayan bu canlıların varlığı yanlarında bulunan anne/anneanne/babaaanne tavrını koydukça anlam da kazanıyor. Daha öncesinde çeşitli kapalı mekanlarda ağlamaktan patlayan çocuklarla pek ilgilenmezdim. Ne çeşit yaratıklar olduğu hakkında pek de fikir yürütmemiştim. Şimdi biliyorum ki onlar, şehir hayatının hiçbir şekilde medeniyet öğretmediği insanların yetiştirdiği yavru mağara adamları. Konuşamaz ve izin isteyemezler. Bastıkları yeri bilmez, düşünce ve canları sıkılınca, acıkınca ve de susayınca ancak ağlayabilirler. Evde anne babalarına, okulda çocuklara vururlar. Anne babaları da onlara vurur. Bazen şakalı, bazen ciddili. Bazen öyle olur.

Bizim bebe ise yerde karınca görse seyre dalan, "rahatsız olabilir" dediğiniz için kedileri usul usul seven zavallı bir hanım evladı. Bir gün parkta üzerine hungamunga diye gelip hiçbir şey söylemeden elinden oyuncağını kapıveren bir yaratık görünce haliyle çok şaşırdı. Ota boka ağlayan bir çocuk olmadığı için dönüp bana baktı. Ne diyeyim? 2-3 yaşında çocuk bunlar, bizimkine "Oyuncağını çok beğenmiş" filan diyorum ama yemiyor. Huysuzlanmaya başlayınca "Geri verecek" diyorum (çünkü 2 yaşında bir çocuğa daha uzun cümle kurmak akıllı işi değil) fakat vermiyor küçük mağara adamı. Kendisine beklediğimiz üzere söz geçirilemiyor. Bir yanda ben bebemi "baktı, verecek" diye avutmaya çalışırken diğer yanda diğer bebenin bakıcısı elinden oyuncağı almak için dokuz takla atıyor. Neticede sinir harbine daha fazla dayanamayıp oyuncağı elinden zorla alıp bizimkine veriyorlar.
Bu defa küçük mağara adamı yaygarayı basıyor. Bizim bebe "neden ağladı" diye soruyor, ben ise çoktan uzaklara dalmış kafamı tuta tuta "anam anam anam" diye parktan koşarak uzaklaştığımı hayal ediyorum.

"Üzülmüş galiba. Gel salıncağa binelim"

oyuncak paylaşma gerginliğinin hemen akabinde taraflar

Başka günler, çok defalar, küçük mağara adamları elinden oyuncağını, çiçeğini, ya da herhangi bir şeyi çekip alıyorlar. Artık sorar oluyor, "neden öyle yaptı?" fütursuzca gömüyorum "çünkü ona öğretmemişler". Genellikle de duyulacak şekilde. Biz öğrettik hanımlar beyler, siz öğretmemişsiniz. Bunu yüzünüze vurmaktan kaçacak değilim.

Peki, isteseler vermez mi? Elbette verir. Bazen de vermez. Kendi bileceği iş. "Ama neden vermiyorsun kardeşe?" Allahallah, nereden kardeş oluyormuş, bu bir. Mal benim, ister veririm, ister vermem, bu da iki. Terminolojiye hakim olsa bunu diyecek küçük bir insanı yapmak istemediği şeye zorlayacak değilim. Biz her isteyene arabamızı, bilgisayarımızı veriyor muyuz? Vermek istemediğimizde  "ama niçin vermiyorsun kardeşe?" deseler bunun aynısının küfürlüsünü söylemez miyiz? Bizim arabamız, bilgisayarımız ne ise onun da oyuncağı o. Çocuğu önemsemek, dünyasını anlamak demek ona boyundan büyük doğumgünü partisi yapmak demek değildir efendiler! O oyuncakla ne yapıyor ve onu dünyasında nereye koyuyor onu takip edeceksiniz. Zor geliyorsa al sana küçük mağara adamı.

Şimdi diyeceksiniz ki "senin bebenin mizacı sakinmiş, gel de bizimkini gör" NAH sakindir. Bizim bebe var ya, inatçı eşşeğin tekidir. Bunun inadından çektiğimi bir anlatsam oturur ağlarsınız. Ama işimiz ajitasyon değil, zorlukları nasıl yenip engelleri fırsata çevirdiğimizi hehehehe... Neyse, bugün güzel gömdük, içim rahatladı. Bir sonraki yazıda da engelleri nasıl fırsata çevirdiğimi anlatırım. Şaka şaka.

20 Ocak 2017 Cuma

hasretle beklenen analık update

Mırıl Hanım 4 yaşına yaklaşırken ben de anası olarak pek çok tecrübe, kan, ter ve gözyaşı biriktirdim. Eskiden anne olmak bana çok başka dünyaların işi gibi gelirdi. Sürekli topuklu ayakkabıyla gezmek, her gün gömlek giymek, üzerinde takı varken rahat edebilmek gibi, başka kadınların yaptığı, benim hiç yapamayacağım, denemeyi dahi bıraktığım işler var, annelik de onun gibiydi.

Halbuki insan başına gelmeden çoğu şey hakkında fikir sahibi dahi olmamalı. Öyle ya, kime sorsanız "Yalan söylemek çok kötüdür", ama "İçinizde asla yalan söylemeyen var mı?" deseniz daha dürüst bir cevap alırsınız. Çoğu zaman, aynı durumda bulunmadığınız kişileri asla anlayamazsınız ve "ben olsam" ile başlayan cümleleriniz kimse için bir şey ifade etmez. (Dinleyen varsa da, gerçekten kibarlığından dinliyor demektir.)

Ben iyi bir anne olduğumu tabiatı itibariyle de aksi ve inatçı Mırıl Hanım'ın 2 yaş sendromunu idare edebildiğim zaman anladım. Bir şeyi iyi yapabildiğinizi kendiniz bilirsiniz zaten, çünkü kendi kendinizi "mış gibi" yaparak kandıramazsınız. Ben de o 2 yaşında bebenin "geliyorum" diyen huysuzluğunu bıçak sırtında kıvrak manevralarla kestiğim zaman gördüm ki bu işi becerebiliyorum. O günlerde oturup yazmayı da çok düşündüm, ama tedbirci tarafım ağır bastı, "dur bakalım, tam oldu dersin, olmaz. Biliyorsun. Bekle."

Neticede 2 yaştan da, 3 yaştan da sağ salim çıkıyoruz. Başarımı çocuğumla az konuşmama borçluyum. Gerçekten. Şu anda ufukta her konuda "neden?" diye sorma olarak özetlenebilecek 4 yaş var. "Yağmur yağıyor" "Ama neden??" "Çünkü eşşeğin pipisinden dolayı yavrum"

Bu arada bu tarz annelik, ebeveynlik temalı yazıları didaktik ve sevimsiz bir tona kaçmadan yazabilmek çok zor. Bir şeyde iyi olduğunuzu hissettiğiniz anda diğer herkes kafesin üzerinde asılı muzlara ulaşmaya çalışan maymunlar gibi duruyor ve zihninizde onlarla konuşurken sevimli ve "empatik" olmak çok zor. Maymuna empati yapılmaz. Maymun istatistiktir. Üstelik bu meseleler hakkında yazdığımda aşırı derecede hassas ve eleştiriye tahammülü olmayan bir kitleyi karşıma alacağımı biliyorum. Çocukları/bebekleri bütün gün televizyon karşısında otururken kendileri Facebook ve Instagram'da sağa sola "kuzum"lu postlar atıp bol bol dua eden emoji saçan bu anne tipine "Çocuğunla biraz ilgilenirsen elindeki oyuncakla daha taksidi bitmemiş düz ekran televizyonu kırmaz." diye akıl verecek değilim. Versem ne olacak zaten, varlığını bile bilmediğimiz acayip emojilerle konuşmayı bırakacak mı? Alışveriş merkezinde çocuk eğlenmeyeceğini öğrenecek mi? Kendini paralarcasına ağlayan çocuğunu kucağına almayı akıl edebilecek mi?


Kıtır
Ay uyuyunca melek gibi, diy mi?

Parkta, sokakta, alışveriş merkezlerinde gördüğüm bir ton acayip şey var. Bazen diyorum ki dümdüz yaz, haters gonna hate. Bazen de daha stilize, daha estetize bir gömüş ile toplumsal vazifeni yap ve belki birkaç embesilce davranışı engelle. Bilemiyorum, kısmet. Aklımdaki birkaç konuyu listeleyeyim de,  hem bir "Pek Yakında" havası gelsin, hem de bana rehber olsun.

- Bebek 101: Bu çocuğa anası mı bakacak anneannesi mi?
- Baba 101: İkinci el yerli araba fiyatına bebek arabası almak dışında fonksiyonu nedir?
- 4. Ay: Doktoru "mama başlayın" dedi
- 6. Ay: Yemek yemiyor bu
- Telefonla tanışma: "İki dakka otursun, vallahi yoruldum"
- Yaşıtları konuştu, bu bakıyor
- 2 yaş sendromu: Taksidi bitmemiş televizyonu kıran yavru ayı
- Teşekkürden önce öğretilmesi gereken birtakım insaniyet
- Adeta bir büyümüş de küçülmüş (geri kalan herkes için bir sevimsizlik abidesi)

Pek yakında görüşmek üzere. Artık uykusuz geçen gecelerde yapacak bir işim, bir amacım ve iki sivri dişim var. Hehe.

11 Haziran 2016 Cumartesi

to whom it may concern

Dilekçe yazarken biz hitap olarak "Sayın Yetkili" deriz, halbuki "Her kimi ilgilendiriyorsa ona" demek de gayet makul bir seçenektir. Ama Türkçe'de bu şekilde kullanmaya kalksak biraz umursamıyor gibi dururuz. Hitap ettiğimiz kişi aynı belirsiz kişidir. "Yetkili" diyerek işaret ettiğimiz kişi, aslında "ilgilenen kişi"dir. Mesele her kimi ilgilendiriyorsa işte odur yetkili.

Sosyal medyada ortama saldığımız her fikir de, her görüş de, önemsiz gibi gördüğümüz ama aslında duyulmasını istediğimiz her şey de "her kimi ilgilendiriyorsa ona" hitaben yazılmıştır. Gizli gizli "to whom it may concern" yazasım gelir tweet'lerin, entry'lerin başına. Şu saatte bunu kim okumayı tercih etmişse ona. Şu anda bunu okumaya kimin sabrı varsa ona. Bir zamanlar kim böyle hissettiyse ona. Yolu sevgiden geçen her kim ise ona...

Gizli gizli mektup yazıyoruz sanki, gizlice birilerine ulaşmaya çalışıyoruz. Kim ilgileniyorsa, kimin zihninde bir kapı aralayabilecek, kimin gönlünde bir pırıltı olabileceksek ona ulaşmaya uğraşıyoruz. Yazdıklarımız hep o ilgilenen kimseye. Kim olduğunu belirleyen tek bir kriter var, meselenin onu ilgilendirmesi. O bir sayın yetkili. Başka da bir özelliği yok. Bizi tanıma, bize ulaşma ihtimali bile yok bazen. Tek yön bilet gibi, isimli ama adressiz mektup gibi. Sanki öyle bir şey varmış gibi.

1 Nisan 2016 Cuma

yolu sevgiden geçen herkes

İnternette anonim takılmak bir sürü insanın içinden canavar çıkarabiliyor, bir benden çıkaramadı.

İçimdeki kenafirlikleri nereye ne formatta dökeceğimi şaşırdım. İstiyorum ki kötülükte, alaycılıkta bir dünya markası olayım. Herkes içimdeki kötülükten korksun ve "kim abi bu, bi insan nasıl böyle olabilir" falan desin. Bahsettiğim öyle her önüne gelenin karnını deşme, ne bilim her güzelliği tırnaklarıyla parça parça etme tarzı bir kötülük değil ama bazen tek marifetim gibi gördüğüm sinsi alaycılığı sivriltip toplum huzuruna doğrultasım geliyor. Fakat işte o sivriltme işi ohooo... Kötü olmak için bile tembelim. Tembel olmak için bile evhamlıyım. Evhamlı olmak için bile fazla rahatım.

Ortamımı bulamadım dostlar, gönül dostları, blog dostları. Mecradan mecraya koşuyorum iyice manyağa döndüm. İçimdeki acayip enerjiyi akıtacak bir yol-yöntem bulamadım ve öylece oturuyorum. Ucundan azıcık kanatayım bari şurada.

1 Mart 2016 Salı

hem anne hem kraliçe

Annelik müessesesinin klasik şikayetidir, "kendine vakit ayıramamak".
"Billahi bir sıcak çay içemedim tam onüç yıl. Onnn-üççç yıl!"
"Üç ay yastık yüzü görmedim"
"Bir kusmuklu tişörtü iki hafta giydiğimi bilirim"

Yeni yetme akıl vericiler der ki annelere, "Kendinize vakit ayırın!" "Mutlu anne mutlu çocuk demek. Mutlu çocuk mutlu aile, mutlu aile mutlu toplum." (ve aydınlık yarınlar. her şey anne olduğunuz halde sıcak çayınızı, kuaförünüzü ihmal etmemenize bağlı.) Halbuki biz kendine vakit ayıran annelerle değil güdümlü anne terliğiyle büyüdük. Bu kadar insan bu terliği tanıyorsa herhalde bir sebep var. Annelerin çocuklara vurmasının pek yadırganmadığı dönemler olsa gerek. Şimdi insan içinde çocuğuna azıcık sesini yükseltsen anında kaşlar kalkar. Sosyal hizmetleri arayıp çocuğunu senden aldırmaya kalkarlar vallahi. Hiç yapamazlarsa dedikodunu yaparlar, daha kötüsü videoya çekerler, internetlere salarlar. (insert: "ateşler salsın" bedduası)

Sorsan "kendime hiç vakit ayıramıyorum" der

Bizim büyük çaresizliğimiz, her şeyin en iyisinin herkes tarafından bilindiği bir devirde anne olmak. Kendine vakit ayıramamak bahane değil artık. Çünkü kendine vakit ayıramıyorsan asabi ve dolayısıyla kötü bir anne olursun. Küçük zevklerinin peşinden koşmak ve kahve fincanının yanındaki küçük vazoya çiçekler koymak dahi senin vazifen. Kraliçe gibi anne olacaksın. Süpürge gibi saçla, çalı gibi kaşlarla gezemezsin.

Dörde kadar yolu var
Bunca sefalet edebiyatını okuyunca ben de biraz seviniyordum ne yalan söyleyeyim. Bir ben değilmişim 96 saat çişini tutan, açlıktan başı dönünceye kadar aç olduğunu farketmeyen diyordum ama aynı internette hem bin türlü sefalet tasvirine hem de sıradan insanların bile gayet "hem anne hem bakımlı" olduğuna şahit olunca içim nefret ve hasetle daha bir doluyor. Günlerce lekeli eşofmanla, yağlı saçla evden çıkmadan yaşayan insanlar mı bunlar, peki bu parka bile fönlü saçla gelenler kim? Dip boyası bile yapılı kadının lan, aboo bu ayakkabılar yeni mi çıkmış? Ben en son ne zaman alışverişe çıktım?

İki yüzlüsünüz be. Zalımsınız.

10 Aralık 2015 Perşembe

dinle evlat

Bir gün çok başarılı olursam muhakkak gelip akıl danışanlar olacak. O akıl bende şimdi de var ama kimse sormuyor. Olur da unuturum diye şuraya yazayım da, en olmadı baş kakıncağı ederim, "zamanında dediydik, kimse dinlemedi. şimdi kıymete bindi anasını satayım." Başarılı ve zengin olma ihtimaline karşılık tribimi, tavsiyemi, muhabbetimi bile hazır ettim. Geriye kaldı üç nal, bi at.

Bana gelen genç girişimci adayları mesela dese ki, "EFENDİM, bir sürü güzel fikrimiz var ama hepsi yapılmış. Yeni bir şey icat etmek imkânsız gibi."
Ben de derim ki, "Benim vizyonsuz, denyo evladım; icat yapacak kadar kafan çalışmıyorsa ne demeye girişeceğim diye ortaya çıkıyorsun?"
Demem tabii. Esas şöyle derim: "Benim vizyonsuz, denyo evladım; zamanında dünyayı kasıp kavurmuş malların, teknolojilerin çoğu alanında ilk değildi. Hatta çok iddialı pazar devleri varken o alana girdiler."

"Misal mi istiyorsun? Al sana Google. Başta sadece arama motoru idi Google, sen bilmezsin. Ama ilk arama motoru değildi. Yahoo'sundan Altavista'sına, dev portallar, irili ufaklı bir sürü arama motorları vardı. Google bunlardan sadece biriydi. Anasayfası da zamanın bir numarası Yahoo'ya nazaran çok gösterişsizdi. Ama? Ama bir arama motorunda olması gereken en önemli şeyi en iyi şekilde yapıyordu. Çok hızlı ve verimli bir şekilde arıyordu. Böylece çok kısa zaman sonra en iyi arama motoru olduğunu herkes anladı."

"Eposta hizmetini ilk defa Google Gmail ile vermemişti. Yine bir sürü irili ufaklı eposta hizmeti vardı. Çoğu da ücretsizdi. Ama Gmail hızıyla, hesap başına ayırdığı dev alanla ve gelen kutusundaki "thread" düzeniyle en iyi eposta servisi oldu."

"Başka misal ister misin? Facebook. Facebook internet alemindeki ilk sosyal ağ değildi. Hatta bana ilk Facebook daveti geldiğinde sosyal ağa öyle doymuştum ki 'farklı ne olabilir ki' deyip aylarca hesap açmamıştım. Ama Facebook bütün sosyal ağları hızı ve kullanım kolaylığıyla geride bıraktı. Yerlilerden kapananları biliyorum. Bir sosyal ağda olabilecek en önemli şey 'herkesin orada olması' değil mi zaten?"

"Aklıma gelen son iki taneyi de söyleyeyim. Biri iPod. iPod piyasaya çıkan ilk mp3 çalar değildi. Creative ilk mp3 çalarları yaptığı gibi piyasayı da epeyce domine etmişti. 3-4 sene sonra çıkan iPod'lar o kadar güzel, o kadar kullanışlı ve o kadar yüksek kapasiteliydi ki, nispeten yüksek fiyatlarına rağmen çok tutuldu. Sonraki yıllarda mp3 çalar denen şeyin jenerik adı ipod oldu."

"Sonuncusu iPhone. iPhone piyasaya çıktığında akıllı telefonlar, PDA'lar, pek akıllı olmayan ama gövdesi çelikten, işli, taşlı, pullu, boncuklu, kapaklı çeşit çeşit telefon vardı. Bir çok büyük firma cep telefonu imal edip satıyordu ama en büyük, en piyasa birincisi, en marka sadakatine sahip olan bir firma vardı: Nokia. Derler ki, iPhone piyasaya çıktığında Nokia rakip olarak değerlendirme ihtiyacı dahi duymamış, bazı PDA'lerden biraz daha az marifetli bu güdük cihazı ciddiye almamıştı. iPhone ise buna, 2-3 sene içinde 'cep telefonu' denince anladığımız şeyi tamamen değiştirerek, pazarı altüst ederek karşılık verdi. Yaptığı, teknolojik bir cihazı son derece kolay kullanılır hale getirmekti. Üstelik bildiğimiz hiçbir cihazda olmayan bir şıklığı da vardı."

"Şimdi o fikri bir daha düşün. Bakalım mevcut rakiplerinden daha iyi yapabileceğin neler var."

Sonu olmadı sanırım. Daha vurucu bir cümle düşünmem lazım. Neyse, orasını da başarılı olunca düşünürüm artık.


1 Aralık 2015 Salı

küçük, zararsız ikiyüzlülükler

"Hayatta en nefret ettiğim şey yalandır."
"İkiyüzlü insanlara tahammül edemiyorum."

Merhaba düz insan. Sana bir şey anlatacağım.

Mırıl Hanım 2,5 yaşını geçtiğinden beri eve yakın bir yere oyun grubuna götürüyorum. 1 yaşlarındayken de ara sıra götürdüğüm aynı yer. Çocukların bir kısmını tanıyoruz. Zaten hepsi ya parka geliyor, ya da 1 yaş oyun grubuna gelmişlerdi. Ara verdiğim 1,5 sene kadar zamanda çocuklar daha büyüyüp sosyalleşmiş, bizim kız hala yabani. yabani ot. yabanmersini. "Oyuncaklara gidelim" diye hoplaya zıplaya gidiyor, ortamda 3-4 çocuğu bir arada gördü mü bacaklarıma yapışıyor.

Başlarında bir kız var, hakikaten iyi niyetli sevimli bir kız. Diğer çocuklar desen hiçbiri kavgacı, huysuz çocuk değil. Gayet uyumlu, akıllı bebeler. Hepsi 2-3 yaş arasındalar. Zaten en kalabalık günde 5-6 çocuk oluyor. Fakat bizimki resmen ürküyor, 10 dakika ila 30 dakika arası bacağıma yapışık vaziyette etrafa bakıyor. Tek kelime etmiyor. Evde susmayan bebe kimseyle konuşmuyor. Öğretmen kızcağızın onca çabasına rağmen açılmıyor. Neden sonra ben biraz itekliyorum işte, bak orada ne var, şurdaki oyuncağı çok sevmiştin sen galiba diyorum, sırtını dayadığı yerden ayrılıyor.

Çok acıklı değil mi ama, kimseyi tanımadığımız bir ortamda biz de hafif ürkeriz. Tanıdık birini arar, bulunca da onun yanında, yakınında dururuz. En azından gözden kaybetmemeye çalışırız. Benim zavallı bebem de işte sırtını bana dayayıp o teması ne olursa olsun kesmeyerek güvensizliğini belli ediyor. İşte, çocuk açık olsun, çekingen olmasın diye her konuştuğunu anlamaya çalış, önemli meseleleri mutlaka göz hizasına gelerek anlat, ihtiyacını göremesen de cevap ver (şimdi ellerim biraz kirli, yıkayayım da geleyim) bebe yine de mal gibi davransın. Konuşabilse "annem sabah dövdü beni" diyecek. (yapmadığı şey değil.)

Bu güvensizliği ne kadar anlıyor da olsam yaşıtı ve hatta daha küçük çocukların neşeli neşeli oynadığı ortamda oyunlara alınmayan ezik çocuk gibi kenarda annesine sarılması, koala gibi bacağıma tırmanması canımı çok sıkıyor. Çocuğu ne biçim yetiştirmişim lan, kendinden tembihli bebe. Yabancılarla katiyen konuşmuyor. Anasının bacağından zinhar ayrılmıyor. Her gün ısrarla götürüyorum. Zannediyorum ki ilk gün biraz çekinir, 30 dk. bırakmaz. Ertesin gün işte 20 dk. sonra bırakır, sonra daha az diye diye bakmışsın "anne sen git, sonra gel" diyor. Çünkü bütün bebeler öyle tamam mı, anaları oraya bırakmış, eve gitmiş. Ben o 20-30 dk. sonunda bırakınca eve de gitmiyorum, yakınlarda takılıyorum. Beni görmüyor ama hık dese yetişirim yani. Böyle böyle toplamda 2 saat kadar kalıyor. O esnada da çaktırmadan bakıyorum diğer çocuklarla hiç oynamıyor. Hep kendi kendine. Öğretmen kız gün içinde fotoğraflarını çekiyor, bizimki hep kenarda, hep yaban. Küçük bir oyuncak ev var, onun içine girmiş, yere çökmüş, tek dizini karnına çekmiş emmi gibi oturuyor orda.

2-3 haftadır da gitmedik. Ama whatsapp'dan fotolar geliyor. "x öğretmenim beren bugün biraz hasta gelemedi." "x öğretmenim duru ananede ama sizi çok özledik" tarzı mesajlar oluyor. "Mırıl da gelmedi çünkü getirmek istemiyorum" yazamıyorum tabii. Gerçi biz de "anane"deydik bi hafta. Sonra gelen giden derken hevessizlik de olunca ara açıldı. Bakıyorum bebeler boynu fiyonklu ördekler, efendime söylim şapkalar, kardanadamlar yapıyorlar. Bizimkinin eline o kağıdı boyasın diye versen cart diye yırtar. "Aaa olur mu mırılcım hadi boyayalım" desen yere atıp ortamdan uzaklaşır. İşte, bazı davranışları cesaretlendirmesen de, yok edemiyorsun. Körolası genetik onu bir yerden bulup çıkarıyor.

İşte bu en son ördekli mördekli faaliyetleri görünce ben bir özen bir imren, ayy ne güzel olmuş diye yazdım. "mırılcık kaçırıyor hep" demez mi kız. Şimdi evet kaçırıyor orası doğru ama ne desin, senin yabani kızın gelse de beceremez zaten mi desin? Getir de insana karışsın uzaktan bakmayın mı desin? Acayip sevimsiz, ilgi görmek için yerde sürünen bi bebe var mesela bi haftadır gelmiyormuş "özledik yaren'i" falan diyor. Orada mırıl hanım bacağıma yapışık beklerken, "yaren kalk yerden" diyen kızın suratındaki isteksizliği gördüm abi. O mesajı da gördüm. Orada ikiyüzlülük etmese, hatta hiçbir şey yazmasa bile iş sıkıntı. İş tehlikeli. Kimse çocuğuna iltifat edilmeyen yere bırakmaz çocuğunu. İlgi de olur ama iltifat bir yerde şart.

Yalan değil ama ikiyüzlülük meselesi bu tarz durumlarda esnetilebilir. Şimdi ben saatlerce bebe eğleyen bu kıza ikiyüzlü desem ayıp etmiş olurum.

10 Ağustos 2015 Pazartesi

anneanneler

Annelerimiz de, gün geldi anneanne oldu.
Biz de boş durur muyuz, anne olduk hemen.

Onlar bir önceki neslin anneleriydiler. Çamaşır makinasının, bulaşık makinasının, tek kullanımlık bebek bezinin ve kombinin olmadığı devirde en az 2-3 çocuk büyüttüler. Çoğunun yanında yardımcısı yoktu. Anneanneler eve bayram-seyrandan biraz daha sık gelirdi, o kadar. Annelerimiz, bize göre daha genç yaşta anne oldular, ve bu sorumluluğu da oldukça ağırbaşlı bir şekilde yüklenebildiler.

Annem üçüncü çocuğu doğduğunda 26 yaşındaydı, ben 27 yaşında evlendim. Annem, üç çocuğun annesi, evinin hanımıydı. Anneannem, üç günden daha uzun kalmaya lüzum görmemişti. Bu kızcağız üç çocukla ne yapar dememişti (belki demişti ama, elden başka türlüsü gelmemişti). Annemse üç çocuğunu elbette kolaylıkla değil, ama şikayet etmeden büyütmüştü. Ben 32 yaşında bir çocuk kadın gibiyim onun gözünde. Eve misafir gelecek olsa, "sen elinin çocuğuyla nasıl yapacaksın" der bana. Tek çocuklu, üstelik imkanların daha rahat olduğu bu devirde ben her işine koşulan küçük anneyim. Beyim birkaç günlüğüne bir yere gidecek olsa yalnız kalmamı kimse istemez. "Bize gel" der annem, "ben size bakarım". Aynı şehirde değil ama yakın şehirlerde oturuyoruz. Annem doya doya bakıyor biz iki kızına.

50li yaşlarında köşesine çekilip arada bir torun seven, bunun dışında pek bir etliye sütlüye bulaşmayıp hizmet bekleyen ihtiyarlar olmadı annem ve nesildaşları. Arkadaşlarımın anneleri de, aynı benim annem gibi. Hem kızlarını hem torunlarını büyütmeye çok hevesli. Hizmet beklemek ne, sağlıkları yerindeyse (yani yürüyebiliyorlarsa, yoksa ağrıdan sızıdan şikayet eden kim) hizmet bile ediyorlar. Dahası, torun sevgisi uğruna yıllarca yaşadıkları şehri, evi bırakıp kızlarının yakınına taşınıyorlar. Yeter ki kızları çalışabilsin, torunları yabancı kadınların elinde büyümesin; ağrıyan dizlerine, yorgun bedenlerine aldırmadan yeniden çocuk peşinde koşmaya razılar. Çünkü kızlarını çok seviyorlar. Çünkü torunlarını çok seviyorlar. Bizleri büyütürken yaptıkları fedakarlığı yeterli görmüyorlar. Bizler ise, kimbilir neden bir "çalışmam lazım" fikrinin peşinde, etrafımızda olup bitenin belki farkında bile değiliz.

Tanıdığım pek çok yaşıtım ve arkadaşımın çocuklarına anneanneleri bakıyor. Yaşıtım ve arkadaşlarım çalışıyorlar. Anneleri onları çok seviyor. Çalışmak istedikleri için, çalışabilsinler diye ellili yaşlarında güçleri yettiğince çocuk bakıyorlar. Torunlarına annelerini aratmamaya çalışıyorlar. Bir çoğunun anneannesini anne gibi bilmesi de ondan. Yaşıtım ve arkadaşlarım ise, sadece "ben evde duramam, sıkılırım" argümanıyla, gerçekte hiçbir fedakarlık yapmaya ihtiyaç duymuyorlar. Onlara göre herkes mutlu. Zaten çocuk anneannesini çok seviyor ve anneanne torununu çok seviyor. Anne-çocuk ilişkisi hobi gibi. Çocuklarıyla geçirdikleri kaliteli zamanın tatminiyle çalışan anne olmanın zorluklarından bahsederken için için nasıl da hayatlarını yaşayabildiklerine seviniyorlar. Esas fedakarlığı kimin yaptığı umurlarında değil.

7 Mayıs 2015 Perşembe

başarılı yazı, başarısız yazı

Küçükken hep başarılı olacağımı düşünüyordum.
Küçükken hep, başarılı olacağımı biliyordum aslında.

Bugün geldiğim noktada düşündüğüm kadar başarılı olmadığımı görüyorum. Halbuki bir şekilde kendi tasarladığım şekilde, yani "bir firmada üst düzey yönetici" şeklinde değil, bana ait fikirlerin başarılı olduğu bir oluşum içinde olacağımı düşünüyordum. Evli ve çocuklu olup olmayacağımı ise hiç bilmiyordum. Çünkü işin bu kısmı benim şahsi çabama değil, daha çok kadere bağlıydı. Sevebileceğim birinin karşıma çıkıp çıkmayacağını bilemezdim, çıkmazsa bu konuda çabalamak netice vermeyebilirdi. Çıksa bile onunla uzun süreli bir beraberlik içinde olup olamayacağımı, çocuğumun/çocuklarımın olup olmayacağını bilemezdim. Bu konuda yapabileceklerim sınırlıydı. "Belki de hiçbir zaman olmaz" diyerek müdahale edemeyeceğim bir meselede uğrayacağım hüsrandan kaçınmıştım. Ama diğer meselelerde, başarılı olacağımı biliyordum. Başarının benim belirlediğim şartlarda geleceğini bir şekilde biliyordum.

Başarı veya başarısızlık, hadiselere bakışımızı, onları yorumlayışımızı etkileyen iki farklı bakış, iki farklı fikir aslında. Biri diğerinin zıttı değil. Biri aydınlıkken diğeri karanlık değil. Sadece bulunduğumuz noktadan geriye doğru bakıldığında farklı noktaları aydınlatan iki farklı renkte ışık.

Bir meselenin neticesine göre o neticede önemli bir payı olan bir hadiseyi yorumlayışımız değişiyor. Piyasaya yeni çıkmış o malı, riskli bir pazarlama usulüyle tanıtıyoruz ve tüketici de çok güzel tepki veriyor. Malımız nefis bir şekilde satıyor, büyük başarılar kazanıyor. Buradaki riskli pazarlama usulü, netice başarılı olduğu sürece "kimsenin almak istemediği bir riski alıp yapılmayanı yapmak" olarak yorumlanırken netice başarılı değilse "kötü bir karar. ZATEN tüketicilerin asla tepki vermeyeceği bir usul" olarak kalır.

Benzer şekilde, hayatlarımızda ulaştığımız noktada geriye baktığımızda, bulunduğumuz duruma göre başarılı olduğumuz veya başarısız olduğumuz anlar daha çok parlar. Hatta, yapmakta olduğumuz iş her ne ise, o işe yönelik hatıralar daha parlak görünür. Sanki çok küçük yaşlardan beri bir plan dahilinde hareket ediyor ve bugün geldiğimiz noktaya emin adımlarla ilerliyormuşuz gibi. Halbuki hayatlarımız bir çok küçük andan, bir çok başarılı ve başarısız karardan, bir çok deneme ve bir çok yanılmadan oluşur.

Bugün mimar olsaydım, 7-8 yaşındayken birkaç set legonun uygun parçalarıyla yaptığım farklı tasarımda evler çok manalıymış gibi görünecekti.

Bir çizer olsaydım, 10 yaşında ilk özgün bant karikatür karakterlerimi tasarlamış olmam tam bir "adam olacak çocuk" hikayesiydi.

Büyük bir yazar olsaydım, 9 yaşında günlük tutmaya başlamış olmam çok manalı olabilirdi.

Ama ben kod yazan bir insan oldum. İlk defa 11 yaşında oynadığım Wolf ve Doom'dan o kadar nefret etmiştim ki bugün fps adlı oyun usulünü yerle bir eden yeni bir oyun deneyimi icat ettim. Bu da fena olmazdı.

Neticede ben, sürekli deneyen ve birçok kez yanılmış bir insan oldum. Başarı ve başarısızlık üzerine o kadar çok düşündüm ki nihayet aradaki çizgi belirsizleşmeye başladı. Mesela bugün, başarı ve başarısızlık üzerine bir yazı yazdığımda bu sizi hiç de ilgilendirmiyor. Ama bu yazıyı bir Steve Jobs veya Richard Feynman yazsa baş ucunuza koyardınız. Çünkü geriye dönük her şey (bizi buraya getiren fikirlerimiz gibi) ancak vardığımız nokta sayesinde anlam kazanıyor.

Bu yazıyı, yapmam gereken bir sürü şey varken bir ara vererek yazıyorum. Verdiğim bir sürü karardan belki de çok akıllıca olmayan bir tanesi. Fakat diğer türlüsü hem yazıya hem fikre haksızlık olurdu. Başarısız olmayı kaldırabilirim, ama fikirlerini öylesine unutup giden biri olmayı istemem.

9 Şubat 2015 Pazartesi

#karıgibi gülme lan!

Bebe dışında uzun zamandır beynimi bu kadar karıncalandıran bir şey olmamıştı. Şu reklamı diyorum;



Halbuki bunun ilk ve -tahmin ediyorum- uluslararası versiyonu hakkında daha tatlı şeyler hissetmiştim. Öyle coşku falan değil, ne bileyim erkek egemen dile vurulmuş bir darbe de değil ama hoş bir fikirdi. Onu da şurada görelim:



Bu ilk reklamda görüleceği üzere yerleşik bir "kız gibi (like a girl)" tabiri var. Muhtemelen de erkeklerin icat ettiği, işte kız tabiatının çok da sert olmayışından dolayı kızların biraz yavaş koştuğunu, topları çok da kuvvetli atamadığını ima eden bir ifade. Genellikle de erkeklerin birbirine hitaben kullandıkları bir ifade. Adam topu kuvvetli atamadı mı? Al işte kız gibi attın! Hızlı koşamıyor musun? Demek ki kız gibi koşuyorsun... Reklam kampanyası kızların da bu "kız gibi" tabirini ne kadar içselleştirdiğine dikkat çekiyor. Bir şeyi "kız gibi" yap denince abartılı bir yavaşlıkla, beceriksizlikle, hatta biraz kırıtarak yapan kızlara aynı şeyi "kendisi gibi" yapması söylendiğinde o işin gayet de hakkını verebildiği gösteriliyor. Ve işin ilginç tarafı, henüz ergenliğe girmemiş küçük kızların "kız gibi" tabirini bir aşağılama olarak görmediği daha doğrusu bu aşağılayıcı ifadeyi bilmedikleri ortaya çıkıyor. Yani ergenlikte her ne oluyorsa bir şeyi kız gibi yapmak birdenbire kötü bir şey haline geliyor. Ardından kapanış, "bundan sonra kız gibi değil kendin gibi yap canımciğerim. sen yaparsın. sen süpersin. kız gibi demek bok gibi demek değil, anladın mı?" (anladım diyerek başlar öne eğiliyor) (şaka şaka eğilmiyor. başlar dik.).

Çok geçmeden bu reklam kampanyasının bir adet de Türk versiyonu çekildi. Baştan söyleyeyim, Türkiye'de böyle bir versiyonun olmasını "çalıntı", "kopya" ya da "taklit" olarak görmüyorum. Orkid/Always satıldığı her ülkede ayrı bir kampanya yumurtlayacak değil. Zaten buna ihtiyaç da yok. Orijinal kampanyayı dublajlamak ise etkisini azalttığı gibi işi de sevimsiz gösterir. O halde aynı temayı, yani bir şeyi "kız gibi" yapmanın alay edilecek bir şey olmadığını anlatmak için Türk bir ekip Türk tüketici için Türkçe bir kampanya hazırlar.

Reklam temasının hafif feminist (ama çok da öyle şey değil, azıcık) mesajını Türkiye'de verecek kişi tabii ki Nil Karaibrahimgil olarak seçilmiş. Kendisi hakim söyleme tek başına baş kaldırırken (şarkı söyleyerek) senaryo icabı çekine çekine bakan kızlara da eliyle "gelin gelin, siz de benimle söyleyin, baş kaldıralım beraber" işareti yapıyor. Ardından kızları karşısına alıp bir başöğretmen edasıyla "kız gibi yap sen naparsan senkızgibiyapsannaaaparsonmıymıymıy KIZ GİBİ YAP OL KAHRAMAN" diye son mesajını verip kızları gönderiyor. Çünkü kızlarımız kendisi bilemez, birisinin karşılarına geçip tane tane (mümkünse nağmeli, çünkü akılda kalması daha kolay) anlatması lazım.

Nil Hanım'ın şarkısı şöyle başlıyor;

Kız gibi gülme dediler
Kız gibi koşma dediler

Bir dakika, reklamın orijinalinde böyle bir ifade yok ki? Kimse kimseye "Kız gibi yapma" demiyor, sadece bir işi kız gibi yapmak bir çeşit alay konusu. Sanırım Nil Karaibrahimgil (ve ekibi) şöyle düşünmüş: bizim memlekette de bir işi kız gibi yapmakla alay edilir. "Kız gibi koşma" denir mi? Denir. Başka? "Kız gibi gülme" de denir. Yanlış... O ifadenin aslı "Karı gibi gülme lan!"dır. Ayrıca kızlara da söylenmez, erkekler arasında bir aşağılama ifadesi olarak kullanılır. Nil kızımız tabii ki reklamda "karı gibi" diyemeyeceğinden böyle saçma sapan laflar yumurtlamış. Sanki yıllardır kızlara "kız gibi gülme" "kız gibi koşma" deniyormuş gibi "siz onlara bakmayın, kız gibi yapın. yapamazsın derler, siz yapın" şeklinde kendince güzel bir mesaj vermeye çalışmış ama mizansenle birleşince ortaya son derece sevimsiz ve didaktik bir iş çıkmış.

Canımı en çok sıkan farklardan biri de orijinal reklamda mesajı ünlü birisinin değil de rastgele seçilmiş kızların vermesi, yerli versiyonda ise mesajın ilk andan reklam yüzü ünlü kimse tarafından seslendirilmesi. Yani tüketicinin ya da bu mesajı alacak kızların kendini özdeşleştirebileceği, kendisi gibi kızlara karşılık kızlara rol model olarak sunulan bir ünlü. En başta soru kendilerine sorulduğunda "kız gibi" ifadesini gerçekte bir aşağılama olduğunu farketmeden taklit eden kızlar, ekibin sorularıyla esas mesajı kendileri düşünerek buluyor (gibi görünüyor. senaryo olsa bile başarılı). Türkiye'de çekilmiş reklamda ise seyirciye/tüketiciye düşünüyormuş gibi dahi yapılmıyor. Mesajını ver çık. Nil yaptı, siz de yapın. Nil yap diyor. Çünkü yapabilirsin. Çünkü Nil yaptı.

İyi de Nil Karaibrahimgil kim? Kim oluyor da kızları karşısına alıp "Naparsan sen kız gibi yap çünkü en iyisini yap ve bir daha yap ve çocuk da yap ve kariyer de yap" diyor? Böyle emir kipiyle? Sevimli desen sevimli değil. Yerleşmiş tabulara karşı çıkan bir tarafı hiç yok. Tam olarak nasıl ve ne için kızlara örnek olarak gösteriliyor? Nil Karaibrahimgil'in o hafif aşk kadını/kaşlarını çatıp dudaklarını büzerek küçük huysuzluklarla istediğini yaptıran kız çocuğu tavrının örnek alınacak bir tarafı var mı?

Kızlar sinmesinler, özgüvenli olsunlar, ne bileyim adet günlerinde beyaz pantolon giyebilsinler, nihai hedef olarak da Nil Karaibrahimgil gibi mi olsunlar? Yoo dostum. Orada dur.

25 Aralık 2014 Perşembe

son standart koyucu

Benim çocukluğumda evlenmek ve çocuk sahibi olmak eğitimli kadınların ideali değildi. Kadınlar genellikle kariyer sahibi olmak veya evli-çocuklu olmak arasında seçim yapardı. (Sonradan ünlü Türk düşünürü Nil Karaibrahimgil "çocuk da yaparım, kariyer de" diyerek bu sosyal açmaza parmak basmakla kalmamış, çözümü de "trala lala ooo ooOOoooOO" diyerek sunmuştu.) Hem iyi kariyer sahibi hem de anne olan kadınlar muhakkak vardı ama biz onları tanımıyorduk.

Zaman değişti.

Kariyer sahibi ve anne olmak artık bir ideal değil, hayatın gerçeği. İdeal olan ise her şeyde en iyi olmak. En iyi eş, en iyi aşçı, en iyi anne olmak. "En iyi anne olmak!"

Sadece anne olmak bile yer yer zor ve çetrefilli bir durumken annenin en iyisi diye bir standardın var oluşu düpedüz zulüm, zalımlık! En iyi anne nedir peki? Çocuklarına karşı her daim ilgili, sevecen, anlayışlı, sabırlı; hem işinde en iyi, hem evinde en marifetli. Hem çocuklarına en iyi eğitimi aldırabilecek kadar iyi kazanıyor, hem de birlikte "cool" aktivitelere vakit ayırabiliyor. Çocuklu hayatın her zorluğunda en iyi annenin sıcak nefesi ensemde.

Kendi çapımda birtakım mükemmeliyetçilikler ettiğim doğrudur. Fakat mükemmeliyetçilik anlayışım, körü körüne her şeyin en iyisini istemek şeklinde değildir. Denge ve alışverişe inanırım. Bir iş için harcanan zaman ve emeğin o işin neticesine sağladığı katkıyı her zaman göz önünde bulundururum. Mesela, bir işi "iyi"den "mükemmel"e ulaştırmak için harcanacak emek ve zaman çok fazlaysa bazen o mükemmellik o efora değmeyebilir.

Bir çocuk için annesinin iyi ya da mükemmel olması arasında nasıl bir fark olabilir? Dahası, dünyanın en kötü annesine sahip olmadıktan sonra kim kendi annesi yerine bir başkasının çocuğu olmak ister? Daha iyi yemek yapmak ya da tüm okul aktivitelerine en başta koşmak sadece o gün için önemli olabilir, ancak uzun vadede anne annedir; başarıları ve başarısızlıkları ile her zaman özeldir. Bir zamanlar hayatımızın merkezi iken zamanla  hayatımızdaki küçük, özel köşesine çekilir.

Şu halde, iyi anne olmakla en iyi anne olmak arasında efor bakımından tüketici bir fark varken netice bakımından çok da bir fark yok.

Mükemmelliği fotoğraf karelerinde aramak daha doğru bir hareket olabilir.
Hayatımız boyunca pek çok farklı yerde, farklı rollerde bulunuyoruz. Annelik de bunlardan biri. Eş olmak, bir diğeri. İşyerinde bir işin parçası olmak, bir başkası. Bütün bunlara eş zamanlı olarak emek veriyoruz. Ve uzun vadede hiçbirinde annelikte olduğu gibi kenara itilmiyoruz. İyi bir kariyer için verilen daha fazla emek daha çok para, daha çok tecrübe olarak geri döner. Annelikteyse iyiden mükemmele taşımak için verilen emek çoğunlukla beyhudedir. Nihayet, siz de herkes gibi birisinin annesisinizdir ve anneliğinizi değerlendirecek olan da, standartları ve beklentileri yetişkinlerin aksine son derece basit olan çocuklardır. En iyi anne gibi harika bir patates püresi yapamasanız bile, çocuğunuzun en sevdiği patates püresi sizin yaptığınız patates püresidir. O yüzden mükemmellik peşinde paralanmanın alemi yok. Zira çok sevdiğim bir arkadaşımın dediği gibi "en iyi anne mutlu annedir."



30 Ekim 2014 Perşembe

doyurucu omlet

Geçenlerde açmışım, kapatmamışım bir tab gördüm. Başlığında "Doyurucu Omlet" yazıyor. Bebek yemekleri tarifleri sitesinde yayınlanmış, doyurucu omlet. Belli ki yumurtayla omletle falan doymayan bebeler var ki abla yumurta kırmış, içine ekmek (eppek) katmış, peynir meynir koymuş, al sana sımsıkı taş gibi kahvaltı. İki çeri domates - çeyrek tostla kahvaltı eden bebemi düşündüm... Siteyi homurdanarak terk ettim.

23 Ekim 2014 Perşembe

çileli gidişat: sofralara düşman oldum

Dönüp bakıyorum da Mırıl Hanım'ın iştahsızlığının birinci yılını geride bırakmışız. Ben "geçer geçer, alışır alışır" diye rahata verirken bu işin böyle bir yıl -hatta Allah nasip ederse önümüzdeki birkaç yıl daha- süreceğini hiç tahmin etmiyordum, "önünde sonunda yer canıım" diyordum. Önünde sonunda yemedi. "Ölmez ya" diyordum bazı doktorlara bakarsan ölmedi ama sürünüyor. Bazılarına göre biraz desteğe ihtiyacı var, bazılarına göre bişiciği yok...

Aynı kan tahliline bakan her doktor kafasından ayrı ses çıkınca biz de abav diye aldık ufaklığı doktor doktor gezdirmeye başladık. "Nesi var?" "Nasıl anlatsam efem, böyle kedi kadar...". Bebemizi daha bir yaşına gelmeden delik deşik etmenin, hastane hastane gezdirmenin stresi bi yana, -Allah beterinden saklasın ama- üzerimdeki "aç bırakmış bebeyi. MALNUTRİSYON" baskısı sinirimi çok bozuyordu.

Şimdi bebesi kendine göre az yiyen ama gelişkin, bımbıl bımbıl olan analar bana diyecekler ki "aman takma, büyür gider". Vallahi bacımlar, siz persentil eğrisiyle tanışmadıysanız, o %3 dip çizgisi ay ay kaç kiloya denk geliyor, altında kaldı mı diye gözlerinizi o grafiklere pörtletmediyseniz benden öyle rahatlık beklemeyiniz. Geçti o. Artık rahatlık yok. Asker gibi disiplin var. O üç bezelye yenilecek. YE!

En sonunda şükürler olsun telaşe memuru olmayan, çocuğu delmeden muayene ederek sağlığı yerinde mi, ters giden bir şey var mı anlayabilen bir doktor bulduk. İlk muayeneden sonra "Bir şeyi yok" deyip yüreğimize sular serpen doktor beğimiz küçük tavsiyelerini verip bir sonraki muayeneye gelirken son üç günde yediğini içtiğini yazmamı istedi. Benim liste şöyleydi tabii,

Öğlen: 2 kaşık pilav
           Domates (yemedi)
           3 bezelye

Üç bezelyeyi gören doktor beğ "üç yani bildiğimiz üç tane bezelye mi?!" diye biraz da komiğine giderek sorduğunda kem küm ettim biraz. Çocuğuna bir şey yedirmiyor durumuna düşmeyeyim diye, "bezelye de koymuştum ama yemedi" diye laflarımı hazırlamıştım ama yemek listesine "üç adet bezelye" yazan bir salaktım. Yazdıklarını başkasından önce okumak büyük erdemmiş.

Böyle böyle yok 200gr aldı 300gr aldı diye yaklaşık 10 ayı geride bırakmışız. Bana sağolsunlar iyi niyetle tavsiyelerde bulunanlar oluyor. 

"Canım sen onun yemeğini önüne koy, karşılıklı yiyin bak nasıl yiyor!" 

Canım ben onun yemeğini önüne koyuyorum ama herifin yemeye niyeti olmayınca bir tek makarnayı uzun uzun seyretmesi benim içimi şişiriyor. Bütün bebelerin her şeyi ağzına soktuğu bir dönemde ağzına bir şey almamış bebe bu, yemek mi yiyecek? Zaten oturduğu yerde on dakka duruyor, on dakkada üç tane makarnayı seyredecek de yiyecek de ohoo...

"Yemeklere şekil yap sen de? Makarnadan saçlı bebek, domatesten güneş, maydonozdan ağaç, havuç, brokoli, patates püresi..."

Bunu diyenlere "haa iyi fikir" falan diyorum ama öyle resim gibi tabaklara biraz kıskanarak biraz da inanamayarak baktığımı itiraf edeyim. Ben bir pilav-et ısıtıp yanına bi meyve bi domatesi zor yetiştiriyorum, adam sanat peşinde. Yok makarnadan saç yapacakmışız da havucu ince ince kıyacakmışız da. Hanım hanım avucumun içi kadar şeye yıkaması doğraması ayrı dert dokuz çeşit malzeme koyuyorsun. Senin beben paçandan çekiştirmiyor mu? Ne yapıyorsunuz ulan çocuklara, uyuşturucu mu veriyorsunuz? Ben hazır yemeği ısıtıp yanına meyvesini yıkayana kadar yarım saat geçiyor. Yok su ister yok paçamı çekiştirir, sesi çıkmıyorsa da kitaplığa tırmanmıştır, bütün kitaplar yerdedir.

Hele bunlardan hiç yemedi. Yaptım yaptım kendim yedim, sonra da yapmadım.

Yemeyen çocuk bazen, sadece yemeyen çocukmuş, ben onu anladım. Yiyen çocuk da sen o brokoliyi ağaç da yapsan tabağına da yığsan yer. Mekanlarda görüyorum mama sandalyesinde oturmuş bebeler sakin sakin önlerine konanla meşgul oluyor, bizimki ne önüne konanı yer ne de bir şeyle meşgul olur. Sadece gezer. O yüzden biz beyimle bir yere gittiysek yemeği sırayla yeriz.

Neyse ki işler biraz düzelmeye başladı. Mırıl Hanım şu anda 20 aylık. Kilosu hâlâ 3 persentil sınırında. İştahı kabul edilebilir seviyeye geldi. Ama 1-1,5 yaş çocuğu için. Olsun canım, kilosu zaten 9 aylık bebek kilosu kadar. Bir kademe küçük olmasını öp başına koy. Hemen hemen bütün kıyafetlerini "seneye de" giyen bir bebe olması bazen içimi karartıyor ama ne yapalım, bir kase çorbayı akşam yemeği diye yiyen adamın yavrusu ne olacaktı ki?

10 Mayıs 2014 Cumartesi

mırıl hanım ile bir yıl (ve daha fazlası)

Mırılımızın ilk yaşını havai fişeklerle, süslü püslü davetler ve başka birtakım muhteşemliklerle kutlamayı isterdik tabii ama pek öyle olamadı. Hastalıktan veya üzücü bir olaydan dolayı falan değil, basbayağı tembellikten ve yorgunluktan. Zaten bence ilk doğumgünleri çocuklar için değil daha çok anneler için. Çok zor geçen bir yılın sonunda "vay anasını bir yılı devirdik" kutlaması o ilk yaş partileri. Ha o ilk yıl çok zor geçtiyse o kadar teferruatlı parti hazırlıklarına nasıl vakit bulunuyor, yok ilk yıl kolay geçtiyse bu kadar sevinilecek ne var diye de düşünmeden edemiyorum. (geri aldım, sevinilecek şey olma mı ya, bir yaşında bebe, kendini kurtardı sayılır artık - benimki hariç.)

Mırıl Hanım'ın ilk yılı da diğer ilk yıllar gibi zor geçti. Ama bu zorluk ilk aylarda uykusuz geceler, ardından yavaş yavaş oturan uyku saatleri, sonrasında katı gıdalarla tanışma, yemek saatlerinde tatlı yaramazlıklar ve en sonunda yürüme şeklinde lineer bir seyir göstermedi. Aksine Mırıl Hanım, başlarda çok kolay, sonra zor, sonra biraz daha kolay, sonra aşırı zor ve gittikçe zorlaşan bir seyir izleyerek sevenlerini duvardan duvara vurdu. Mırıl Hanım'ın ilk yılını kabaca ikiye ayırabiliriz: ilk 4 ay ve sonrası. Madem burada bir annelik blogu tutamadım, şu ilk yılımı özetleyen bir yazı yazayım da yüreğim soğusun ayol.

İlk 4 Ay

Mırılımızın mırıl mırıl bir bebek olduğu bu 4 ay boyunca dünyanın en acayip mutlu, en şefkatli annesi bendim. Nasıl mutlu olmayayım, geceleri ağlamayan, uyanıp memesini emip etrafına biraz baktıktan sonra uyuyan, kırkından sonra beşiğine yatırdığımda da güzel güzel uyumaya devam eden, 2 aylıktan sonra geceleri deliksiz uyuyan, bazen bir kere uyanan bebem vardı. O aylarda eve gelen evde bebek olduğunu dahi anlamazdı. Odanın bir köşesine koyuyorsun, noktacık gibi duruyor orda. Şahane emiyor, gün geçtikçe tombikleşip bir ay parçasına dönüşüyor, sevenlerini daha da sevindiriyor. Öyle olunca annem 3 hafta kaldı, gitti. Sonra başbaşa kaldık Mırıl Hanım'la. Neredeyse hiç ağlamıyordu. Ben de onu koynumdan çıkarmıyordum. Göğsümde uyutuyor, kucağımda gezdiriyordum. Bebemiz cennetten bir hediye, evimiz cennetten bi köşeydi.

4. Ay

Gün geçtikçe tombikleşen Mırıl Hanım 4. aya gelindiğinde artık kırmızı suratlı bi enik değil seyrek sarı saçları, pamuk beyaz teni, iri mavi gözleri, minik ağzı ile tam bir fotoğraf bebesi idi. Geniş alnı sivri çenesi ile doğduğunda kediye benzerken tombiş yanakları artık alnı ile birlikte bir daireyi tamamlıyordu. Bu haliyle ne anasına ne babasına, o yuvarlak suratın ortasındaki minik çıkıntı burnu ile bir nohut tanesine benziyordu. Buradan sonra kendisine aramızda Nohut demeye başladık.

Nohut Hanım 4. ayda yan dönebilmeye başladı. Ayaklarını tuttuğunda doktoru ayy ne de çok ilerlediğini bize müjdeledi. Ayaklarını tutması için erkenmiş. Hamileyen bir doktorun "çok hareketli olacak bu" uyarısına kulak asmadığım gibi bu işaretten de bir şey anlamadım. Dönme işini iyice kavrayınca uykusunda çılgın gibi döner oldu. Üşengeçlikten gündüzleri beşiğine değil büyük yatağa yatırıyor, 15 dakikada bir kontrol ederek genelde yatağın uzak köşesinden alıyordum. 5 kiloluk bir bebe, koca yatağı uykusunda baştan başa geçiyor, icabında çapraz ve burgu figürler sergileyerek bizleri şaşırtıyordu. İşte bu aralar Nohut Hanım'ı birkaç kere düşürdüm. Umarım ileride affeder beni, ama kendisi de gerçek bir manyaktı. Beşiğe yatırsam iki dakka sonra kenara köşeye sıkışıp iki büklüm uyuyor, sereserpe yatağa yatırsam düşüyor. Bir ana olarak her türlü ciğerim pare pare oluyordu. Yaşından beklenmeyecek çevikliği sayesinde gözümün önünde oynarken düşmüşlüğü bile var, ele avuca sığmıyor.

4. ayın bize müjdelediği bir başka problem ise aniden kilo alışının azalması oldu. Doktoruna sorarsak hemen mama başlamalıydık. Ama çok hareketli, bi anda hareketlendi doktor? Yok ondan değil, MAMA BAŞLAYIN. Allahallah. Sonra hastanede emzirirken bi başka kadınla tanıştım, meğer bu mama başlayıncı doktorlar bir tane değilmiş. Kadıncağızın ilk çocuğunda doktor böyle başının etini yemiş de, bu ikinci çocuğa hemen biberonla mama vermeye başlamış. "Kof kilo ama olsun, en azından içim rahat" dediğinde ne düşüneceğimi bilemedim. Ama mamaya da başlamadım. İlk 6 ay sadece anne sütü düsturunca 6. aya kadar emzirmeye devam etmeye karar verdim. Muhtemelen bu aydan sonra toparlayacaktı, paniğe lüzum yoktu.

6. Ay

Sizce Nohut Hanım 6. ayında ay parçası haline geri döndü mü? Ne dönecek, kilo almadığı gibi daha da hareketlenmeye devam etti. Elalemin bebeleri bir oturdu mu 1 yaşına kadar yerinde oyuncak oynar, fakat Nohut Hanım oturdu mu önündeki yastığı tekmeler. Yere koyulunca "beni de götüür beni de götüür" diye huysuzlanır. Yerde emekleme provası yapar ve 6. ayın sonlarına doğru emeklemeye başlar (bravo). Emeklediği hafta sehpaya tutunup ayağa kalkar (oha). Bu esnada anası olacak ben de "südün yetmiyooor südün yetmiyoor" diyerek taciz edilirken bir yandan tek iyi tarafı olan gündüz uykularını da azaltmaya başlayan bebem ile ağustos sıcağında mücadele ederken akli dengemi korumaya çalışıyordum. Yine böyle evde oturamadığım, sıcaktan sokağa da çıkamadığım bir günde epeyce uğraştığım halde uyumayınca klimayı açıp salonun kapısını öyle bir kapattım ki kapıdaki cam kırılıp ayağımı kesti. Beni kan tutar. Neyse ki bi köşede bayılıp kalmadan beyimi arayabildim de kendisi yetişti geldi. Ayağımdaki yara bir ayda iyileşti, cam ise altı ay kırık kaldı. (ilgisizlikten)

Buradan bakınca çileli gidişatın 6. ay civarı başladığını görüyorum. Bu yazı çok uzar, devamını da yine böyle bebemi uyutup geç vakite kaldığım o cennet parçası gecelerden birinde yazayım ve umayım ki bu aylar sonra olmasın.

6 Temmuz 2013 Cumartesi

akıl vergisi

Lafa "küçümsemiyorum ama" diye başlamanın bir manası yok. Küçümsüyorsun, basbayağı küçümsüyor, modelliyorsun. Kendinin ondan daha iyi olduğunu düşünüyorsun. Daha üstün olduğunu, onu anlayıp tanımlayabildiğini biliyorsun, kendini üstün görüyorsun.

Küçümsememeye de hiç lüzum yok aslında, aptallığı küçümsemeyeceğiz, sorumsuzluğu, fikirsizliği, tembelliği, küçük hesapçılığı, iradesizliği küçümsemeyeceğiz de neyi küçümseyeceğiz? Bunlar bir insanın değiştiremeyeceği özellikleri değil, bilakis olmak istediği ve dışarıya yansıttığı kimliğine ait unsurlar. O kendini bu şekilde ifade ediyorsa, böyle olmaktan memnunsa yazıklanmanın ne alemi var?

Özgürlük kavramı tam olarak anlaşılıncaya kadar toplum olarak bazı yalpalamalar, bazı kararsızlıklar yaşanacak demek ki. Bir süre kimseyi küçümseyemeyeceğiz. Bir kimsenin fikri ve aptallığı sanki onun doğuştan gelen ve değiştiremeyeceği bir özellikmiş gibi, ırkı, görünüşü, burnunun şekliymiş gibi dokunulmaz olacak. Ve tabii, bunu söylediğimiz anda kendimizi tahakkümcülerin yanında bulacağız. Birisini aptal bulmakla ona "sen bilemezsin, ben bilirim, o yüzden ben yapacağım" demek aynı şey değil. İsteyen aptal olsun, aptal aptal konuşup aptal fikirlerini yaysın. Ama biz de ona istediğimiz gibi aptal diyebilelim. Kimse aptal diye onu cezalandırıp susturmaya çalışmasın. Kimse ben ona aptal diyorum diye beni de cezalandırmasın.

Böyle böyle, olsun işte.

3 Temmuz 2013 Çarşamba

borgen: başbakanlık hali

Digiturk'ün dizi kanallarından birinde Borgen diye bir dizi yayınlanıyor, bikaç ay önce tesadüfen denk geldim, sardı.

Ne zamandır şöyle içi dolu drama, bol bol koca laf, sevilesi-nefret edilesi karakterli dizi istiyordum. Yalnız kötü tarafı, tamamı üç sezon - otuz bölüm ve şu tarih itibariyle bitmiş bulunuyor. Olsun, arada açıp tekrar tekrar seyredilebilir, eşe dosta da gösterilebilir.


DVD Kapağı olsa gerek, adettendir.



Diziler hakkında en sevdiğim şey karakter dedikodusu yapmak. O sebeple böyle karakterden zengin bir diziyi tek başıma seyretmek resmen ızdırap oldu. İki sezonunu bitirdim laflar içimde birikti birikti, daha da birikmesin diye üçüncü sezonuna başlamadım. Hayırlısıyla saydırmamı bitirip son sezonu seyretmek için can atıyorum. Bundan sonrasında hafif spoiler vereceğimi hassas okuyucularıma bildirir, iyi seyirler dilerim.

İlk lafım sana Birgitte'nin kocası Philip.

Başlarda seni çok sevmiştim, aman da aman ne şirinsin, ne de şakacısın, hem sempatik hem yağşıklısın, karınla ne de güzel anlaşıyorsun diye. Fakat bölümler ilerleyip başbakanın iş yükü arttıkça artan "eve gelmiyürsün" "yüzünü görmüyürüz" "noel alışverişi :/" dırdırların beni çileden çıkardı. Bin türlü tripler, karınla sevişmemeler bişeyler. Kadın başbakan oldu Philip efendi, bu iş öyle filanca şirketin CEO'su olmaya benzemez. "Çok çalışıyorsun, dünyayı sen mi kurtaracaksın ayol" "Verdikleri mayışı gödlerine soksunlar ben karımı istiyom" diye mızmızlanamazsın. Başbakanlık 7/24 bir iştir, belli bir mesai saati tabii ki yok. Memlekette kriz çıksa, komşu memlekette bir şey olsa kadın telefonunu mu kapatacak? "Ben noel alışverişi edeceğidim" mi diyecek? Hadi mesaiyi satın alan birisi olsa dersin ki "Benim karım şirket malı değil efendi!" ama başbakan oldun mu bir nevi halkın, memleketin malısın. İş mesuliyetli. İş ağır.

Yaa Philip efendi, bir de aranızda anlaşmışsınız birinizden biriniz evden ya da yarı zamanlı çalışacak, çocukları bakıcıya vermeyeceksiniz diye. Şimdi neden oyunbozanlık ediyorsun? Gerçi çocuklar olmuş eşek kadar, biri 13 yaşında biri de 8 yaşında mı ne. Kibritle oynayacak yaşı geçmişler. Biz küçükken o yaştaki çocukların boynuna anaları iple bir anahtar asardı, çocuk okuldan eve gelir, yemeğini ısıtır kendi yerdi. Siz daha çocuklara sen bakacağıdın ben bakacağıdım, yok fedakarlık diye didişin. Kadın da başbakan oldu ya, evin işi sana kaldı diye varsa yoksa surat as. Fakat sadık adamsın, takdir ediyorum. Onca daş gibi cıvıra hocalık ediyorsun, onlar da uluorta "kot pantolon giyince gödünüz tam yemelik oluyor hocam" diye yavşamanın suyunu çıkarıyorlar ama aklın hep karında. Senin işin de zor tabi, bir yanda böyle baskı, karını yerinde bulamama var, bir yanda da kadın başbakan. Bir erkek olarak bu olaya içten içten kurulduğun da gözümüzden kaçmıyor.

Ana kadro soldan sağa; tecrübeli gazeteci Hanne Holm, çömezi Katrine Fonsmark, arkadaki uzun götoğlanı Laugesen, onun yanındaki Birgitte'nin basın danışmanı her şeysi Kasper.
Önde ortadaki sakallı Birgitte'nin partiden Bent Sejro, ortada Birgitte Nyborg, sağında beyi Philip, onun sağında silik televizyoncu Torben Friis.

Peki Birgitte'nin hiç hatası yok mu?
Her yöneten, işyerinde söz sahibi kadın gibi Birgitte de olayları mekanik olarak çözebileceğini düşünüyor. Üstelik siyaset > iş hayatı. Herhangi bir şirkette yönetici olmak vs. başbakan olmak. Herife ilgi gösteremiyor musun? Sevişme işini takvime bağla. Çocuğa hediye alamadın mı? Olsun haftaya alırsın. Adam seni evde bulamıyorum diye mi atarlandı, evde bulunan başka kadına gönder (oha). Fakat aile işleri tam olarak öyle çalışmıyor. Adam "Seni evde bulamıyorum" diyorsa mesela, seni sevdiğinden diyor Birgitte, karı istirem karı istirem demiyor. Sen tutup başka karıya gönderiyorsun, hepten herifi sokağa atıyorsun. Çocuklarla pek problem yok zaten, dediğim gibi eşşek kadar olmuşlar. Bunların yaşıtlarını köyde olsa evlendirirler.
Sizin evliliğinizin temel problemi bu, kocan çok mızmız Birgitte. Sen de fazla daşhaklısın. Resmen rol değişmişsiniz. Biraz hanım hanımcık ol diyeceğim ama siyasette pek işine yarayan bir özellik olmadı bu. Bilakis ne zaman "gücü" eline alıp karşındakini anlamaya çalışmayı değil kontrol etmeyi becerdin, o zaman iyi bir başbakan olabildin. Daha doğrusu, o zaman başbakan olabildin. Yoksa başbakanlığı da az kalsın götlek Hasselboe'ya elinle verecektin.

Bu aklı da sana veren Bent Sejro oldu, sonra da bu işten kendi zararlı çıktı. "Gerekeni yapmak" konusu.

Aslında biraz dizide göründüğü kadarıyla Danimarka siyasetinden de bahsetmek lazım. Zira seyrettikçe insanın Danimarkalı olası geliyor. Mesela mevcut başbakana seçimi kaybettiren çok büyük terbiyesizlik başbakana verilen EuroCard'la 12bin dolarlık kişisel harcama yapması. (Bizde 12bin dolarlık borç için dava açsan astarı yüzünden pahalıya gelir) Tabii bu bir ahlak meselesi. O yüzden de böyle bir şey ortaya çıktı mı seçmenin seni alaşağı ediyor Danimarka'da. Bu olayı son derece andaval bir şekilde televizyonda ifşa eden diğer partinin lideri götoğlanı Laugesen de neticede partiden atılıyor ama partinin oyları hayvan gibi düşüyor. Yani bizim Birgitte aslında seçimi şans eseri, iki büyük parti birbirini rezil etmeye çalışırken rezil olunca kazanıyor. Sonra da koalisyon pazarlıkları, çeşit çeşit adamlar, partiler. Hepsinin de acayip acayip Danimarkalı isimleri olduğu için burada hem siyasi pazarlığı hem de isimleri takip etmek biraz zorlaşıyor.

Neticede Birgitte hükümeti kuruyor ama kifayetsiz muhteris Höxenhaven diye bir herif var mesela, yedi kuşaktır parlamentoda olup hiç başbakan çıkarmamış bir aileye mensup. Adamlar gölge hanedan gibi, adalet bakanlığı hanedanı olmuşlar. Höx de var ya, hani şu elinde güç yokken "ay çok efendi adamdır yaa" denen adamlardan. Ama azıcık bir iktidarı olduğu anda hemen arkalardan iş çevirmelere başlayan bir model.

Böyle böyle ilk sezonda evliliğiyle sınanan başbakan Birgitte, sonraki bölümlerde anneliğiyle ve buna benzer türlü çeşit kadınlık halleriyle sınanıyor. Aslında işin dönüp dolaşıp "kadın başbakan" konusuna gelmesi biraz can sıkıcı gibi görünse de dizi bu karakteri bir kadın başbakandan ziyade bir insan, ardından bir kadın ve onun irili ufaklı mesuliyetleri üzerinden tarif ediyor. Birgitte Nyborg son derece gerçek bir karakter. Başbakan olma hırsıyla yanıp tutuşan, başbakanlık koltuğuna oturduğu anda da sanki buna programlıymış gibi asıp kesmeye başlayan biri değil. Olup biten karşısında şaşırdığı, bocaladığı, kararsız kaldığı oluyor. Etrafındaki kimselere akıl soruyor, bazen doğru, bazen eğri kararlar veriyor. Dizi ise bildiğimiz kadın başbakan algısını bir başka siyasetçinin ağzından dile getirip ardından onu da bir güzel tokatlıyor.

Sırf seyredin diye ciddi spoiler vermedim ama sanmayın ki sürprizsiz dizidir. Çok sürprizli, hassittirlidir. Bu yazıyı bitirmek için daha kötü bi cümle de olamazdı herhalde.

11 Nisan 2013 Perşembe

mırıl hanım

Bundan sekiz ay önce fena halde işkillendiğim şeyden emin olmak, bu belirsizliğe bir son vermek için tavsiye üzerine bir hastanenin yolunu tuttum. Biraz kaçınılmaz sonu ertelemek için, biraz da endişeden, biraz da sallamaktan tabii, epeyce geç kalmıştım. Doktor karnımda artık kollu bacaklı bir fasülye olmuş ufaklığı görünce "büyümüş bu!" dedi. Hamile olduğunu anlamayacak kadar hıyar biri değilim. Ama işte, insan bu kadar büyük bir sürprizi hemen hazmedemeyebiliyor. Şüphelendiği anda hemen cevabı bulmak yerine cevaba dahi hazır olamayabiliyor. Hatta kesinkes emin olduktan sonra bile, kabullenemeyebiliyor.

Her şey kesinleşip fasülyenin bütün detayları da ekranda görüldüğünde artık şeksiz şüphesiz biliyordum ki, belirli bir zaman sonra bu arkadaş bir evlat olarak elime verilecekti. Varlığından o anda sadece benim ve bir iki kişinin daha haberdar olduğu bir hayat oraya yerleşmiş, orada gelişmeye başlamıştı. O hayat artık bana emanetti, bir aksilik olmazsa, büyük ihtimalle ömrümün sonuna kadar beraber olacaktık. O anda, yeryüzünde sadece o ve ben vardık sanki. Onu kimse istemese bile ben isterdim. Onu kimse sevmese bile ben severdim. Biz artık "ikimiz" olmuştuk, babası isterse bize katılabilirdi.

Hiç beklemediğimiz bir anda gelen bu hayatı ağırlıklı olarak şaşkınlıkla karşıladık. Sonra alıştık tabii. Sonra da endişelenmeye başladık. Mesuliyeti tamamen bizde olan ufak bir insanı layıkıyla yetiştirecek kadar donanımlı mıydık? Evliliğimiz iyi gidiyordu ve genç yaşları geride bırakıp hafiften olgun yaşlara geçmiştik. Zemin ve şartlar müsaitti ancak biz hiçbir zaman çocuk için deliren tipler olmamıştık. Evlat elbette güzel bir şey, ancak beraberinde ağır bir mesuliyet de getiriyor. Aynı zamanda maddi ve manevi olarak da ağır bir mesai istiyor. Peki bütün bunlardan bizim ödümüz patlarken millet bir modaya kapılmış nasıl da pıtır pıtır yavruluyor?

Anne-baba olmak için deliren tiplerde genellikle üç şeyi gözlemliyorum.
Bir; çocuğu bir oyuncak olarak görüyorlar.
İki; çocuğu bir proje olarak görüyorlar.
Üç; çocuğu bir statü nesnesi olarak görüyorlar.

Evvela şunu yazayım, çocuk, "yapılan" bir şey değildir. Kek yapılabilir, resim yapılabilir, temizlik yapılabilir. Bunlar, her şey yerine getirildiğinde problemsiz olarak netice veren eylemlerdir. Ama insan üremesi neticesi bir hayat meydana getirmek tam olarak "yapmak" sayılmamalı. Çünkü hem neticeler çok çeşitli ve belirsiz, ve her üreme eylemi (her şartı yerine getirseniz bile) bir hayatla neticelenmiyor. Şimdi de artık bir tutku haline getirdiğim modelleme kısmına geçeyim.

Çocuğu bir oyuncak olarak gören tipler genellikle bebekleri çok seven, gördükleri yerde bebek-çocuk kilitleyen, acubucu meraklısı, olsa da sevsem, olsa da giydirsem diye deliren model. Bunların genellikle çocuk yetiştirmek hakkında hiçbir fikri yoktur ve bir çocuğu çok sevmenin her şeye yeteceğini, istediği her şeyi yaparak şahane mutlu bir çocuk yetiştirebileceklerini zannederler. Bu şekilde ihtiyaçlarını ve isteklerini karşıladıklarını sanarak kendilerini tatmin ederler. Çocuk onlar için bir insan değil bir aksesuardır, giydirip süsleyip yanlarında gezdirir, sever, herkese gösterir, daha da çok severler. Çocuktan çok bir evcil hayvana ihtiyaçları vardır.

Çocuğu bir proje olarak gören tipler, hayatta belli alanlarda muvaffak olmuş, bu muvaffakiyet zincirine bir de çocuk yetiştirmeyi eklemek, "görün bakın nasıl oluyormuş" diye göstermek derdindedir. Günüyle saatiyle plan yapıp neticede anne baba olduklarında ise inanılmaz derecede kontrollü, çocuğu kusursuz bir şekilde eğitme konusunda da takıntılı oluyorlar. Çocuk ufak bir hata yapsa bile bunu kendi başarısızlığı gibi görüp sinirden fıttırabiliyorlar. Neticede bunalımlı, yalnız insancıklar yetiştiriyorlar.

Çocuğu bir statü nesnesi olarak gören tipler de, evli değilken evli olup evlilerle takılmak, toplumda evli olarak, evlenmeyi başarmış olarak kabul görmekten hevesini aldıktan sonra aynı şeyi çocuklu olmak, çocuklu olarak görülmek ve kabul görmek için anne baba olmayı istiyorlar. Bunlar genellikle kadınlardan çıkar, mottoları "ben her şeyden önce bir anneyim"dir.

Bütün bunların dışında bir insanın (ya da iki) bile isteye, aklı başındayken çocukla neticelenecek bir üreme eylemine girişmesi çok zor. Ama bir kere olduktan sonra ondan vazgeçmek de çok zor.

Neticede dokuz ayın sonunda, tam da doktorunun söylediği günde, pek bir belirti vermeden hastaneye kontrole gidiyoruz diye gidilip orada başlayan bir doğum neticesi mırıl mırıl bir kız bebek kucağımıza verildi. Anne baba olma kararını aklı başında olarak vermek ne kadar zorsa, doğum yapmak da öyle zormuş. Hatta vücutta şahlanmış hormonlar falan olmasa, asla ayık kafayla yapılabilecek bir şey değilmiş. Hadi bir kere oldu, ikinci defa bir insanın bunu kendine yapması mümkün değil. Ama sonunda verdikleri nefis minik şey her acıya, her sıkıntıya değiyor. Daha da güzeli, o nefis minik şeyi yanımızda eve götürebiliyoruz, bizim oluyor.

Mırıl Hanım ile ilk günlerimiz, onca anne-baba-hala-dayı-dede-kardeş-arkadaş arasında uzun uzun birbirimize bakışarak geçti. O karnını doyurup uyuyunca da ben ona bakmaya devam ediyordum. Tülden kirpiklerini, mercimek gibi tırnaklarını, kuş kadar ağzını, kağıttan kulaklarını seyredip pıt pıt atan minik kalbini düşündükçe gözlerim doluyordu. Bir yandan da ona bakmaya kıyamıyordum. "Gözünden sakınmak" diye eskimiş, yıpranmış bir ifade var ya, şarkılarda herkes birbirini gözünden sakınır ve biz gözünden sakınmanın ne olduğunu bilmeyenler bunu öylesine bir şey olarak dinleyip geçeriz. Gerçekte insanın birisini, bir şeyi gözünden sakınması hem bakmaya doyamamak, hem bakmaya kıyamamak oluyormuş. Gözünden bile sakınmak, daha fazla bakarsa bir şey olacak, bu şahane işleyiş, bu muazzam mutluluk bozuluverecek diye korkmakmış. Hepsi bir yerde. Aynı anda. İşte bu, insanın içini daha önce hiç kimseye karşı hissetmediği acayip şeylerle dolduran hal de annelik olsa gerek.

Evin içinde tazecik bir bebek olduğunda, onun yüzüne bakmaya alışınca, geri kalan her şey çok kaba, çok çirkin, çok kirli görünüyor. Kendim dahil. Aynaya baktığımda kocaman burun delikleri, kıvrımlarında hayalkırıklığı, öfke, mutsuzluk gizlenmiş bir ağız görür oldum. Ben de kendimi severim sanırdım.

Herkes anneliği farklı farklı tecrübe eder diye tahmin ediyorum. Benim anneliğim de hiç beklemediğim bir zamanda gelen, üzerime giyiverdiğim bir elbise gibi oldu. Altında aynı ben duruyorum, ama elbiseyle bir başka oluyorum. Bu yazıyı yazmak için iki ay bekledim, duygularım biraz durulsun istedim. Ama beklemesem daha iyiymiş sanırım.

7 Temmuz 2012 Cumartesi

Evlilik hakkında neden atıp tutmayayım

Evliliğe bakışı "sevişmek için belediyeden izin mi alcaz yeaa" sığlığında olan gecikmiş ergenlerin bir bir nikah masasına oturduğu, atarlı feministlerin evde kocalarına elceğizleriyle sarma yapıp senesine kalmadan pıtır pıtır yavruladığı zamanlardayız. Bu yüzden "Ben evliliğe karşıyım" diyen insanın suratına karşı ağzımı ayıra ayıra gülmekten asla çekinmem. Üstelik, evliliğe karşı olmak, evlenmemek dışında bir aktivite gerektirmeyen, gayet pasif bir "karşılık". Buna rağmen gidip o straplez gelinliği giyiyor, o papyonu takıyorsun sevgili aktivik. Altına Converse de giysen gelinlik gelinlik, damatlık da damatlıktır. Bunun bir de "çocuk çok gereksiz yeaa", "benim hiçbir zaman çocuğum olmayacak" diye gerinip senesine yavrulayan modeli var. Öyle diyeni görünce ben Allah muhafaza hastalık sahibi oldu filan sanıyorum. Sonra bakıyorum ki kafalar değişiyor, kofti atarlar yerini olgunluk dönemi dertlerine bırakıyor. O yüzden bu adamla konuştuğunuzda "özel okula karşıyım yeaa" diyorsa, çocuk anaokulu yaşına gelir gelmez en iteklemece okula koşa koşa gidip yazdıracağından emin olabilirsiniz.

İnsan büyük konuşmadan önce oturup hayatın aslında büyük konuşanlar için nasıl da uzun ve sürprizlerle dolu olduğunu düşünmeli. Hayatımda pek çocuk sevmiş, bebeğe alaka göstermiş insan değilim, ben bile "çocuk istemiyorum" demem. Allah muhafaza hayat adama öyle bir tokat atar ki, ahir yaşında "çocuk çocuk" diye doktor peşinde gollum olursun.

Peki evlenmek istemeyen ne dediğini bilmiyor da, evlenmek isteyen sanki bildiğinden mi istiyor? Oğlan çocuğuna sorsan "beleşe, her gün" diyecek, kız çocuğuna sorsan düğünden öte bir evlilik tahayyülü olmadığı için hemen 12 yaşından beri defterlere karaladığı gelinlikleri gösterecek. Bütün evlenme işi düğüne kadar. Eşyayı anamızın evinde olmayan en abuk subuk kare tabaklardan, en kırmızı koltuklardan, en soyut desenli ve en tüylü halılardan düzdük. En straplez ve en kabarık etekli gelinliği seçtik ve herkesin yaptığı gibi en düğün salonunda, en otelde evlendik. Elde kınalarla boyumuzu fersah fersah aşan tatillere 12 taksitle gittik. Sonra? Aşkısıyla bütün aşkı "çıkışta" buluşmak, şanssızsa kafelerde, sinemalarda, şanslıysa evde vakit geçirmek, ayrılık vakti gelince ayrılamamak, bütün gece, bütün gün mesajlaşmak, haftada bir "arkadaşlarla" çıkmaktan ibaret olan adam, aşkısıyla aynı eve girince "haftada bir arkadaşlarla çıkmak" dışındaki bütün eylemler eve taşınıyor. Aynı evde dipdibe, akşam dipdibe, sabah dipdibe, televizyon karşısında dipdibe olmaktan şaşkına dönüyor. İlişkiyi canlı tutan bir yapıtaşı olan youtube'dan şarkı göndermeceler de, geceleri mesajlaşmalar da artık lüzumsuz oluyor. İlk zamanlar bunun yerine konan bol bol sevişme, bol bol film seyretme, bol bol yemek yeme de bitince, kalan boşluğu ancak itiş kakış dolduruyor. Bu itiş kakış ise, çoğunlukla incir çekirdeğini doldurmaz mevzulardan çıkıyor.

Yüzüğü taktım mıydı evrenin hakimiyim

Garip olansa, son derece kötü giden evlilikte, gerçekte kimsenin değişmemesi. Adam hala kirli kara sakallı, çirkin göbekli, çizgili gömlekli. Kadın ise esnek penyeden bluzlu, halka küpeli, koca götlü. Adamın arabası vardı, hala var. Kara adam meraklısı kız onu nasıl beğendiyse o kadar yakışıklı, o kadar paralı. Kadın ise, adamın ömrünü adamaya razı olduğu tombiş memeleri, tombiş götü, boyalı uzun saçları kadar güzel.

Değişen, evliliğin bunlardan daha başka hasletler, daha başka meziyetler gerektiren bir durum olduğunun farkına varılması. Adam evde atletiyle oturuyor diye kavga çıkıyor şimdi ama, adam zaten eskiden de evinde atletiyle oturuyor, akşama kadar tombala çekiyordu. Kadın da evde delik eşofmanını başına kadar çekiyor, saçlarını da tepesine topluyordu. Evlilik biraz da, birisini pijamalı, hasta, yorgun veya uykulu görmek, buna rağmen sevmek meselesi.

Aradım taradım, bir tane bile paçoz düğün detayı bulamadım. Düğünlerin her biri bir tasarım şaheseri. Peki evlilikler öyle mi? Değil. Peki ben derdimi anlatabildim mi? Hayır.


Evlenmek isteyen, evvela kendisine şu iki soruyu sorsun derim;

Bir, NİÇİN evleniyorum?
Hakikaten, niçin evleniyorsun? Bütün arkadaşların evli diye mi? Sevgili var, işte yapacak başka şey bulamıyoruz, değişiklik olsun diye mi? Evde kapıyı açacak birisi olsun diye mi? Bunlar olduğu zaman, "budur, evet beklediğim buydu" denecek mi, yoksa o da eksik bu da yok diye mızmızlanmaya devam mı edilecek? Çünkü "yok lan tam öyle değilmiş" dendiği anda kolayca geri dönülecek bir karar değil bu. İmkansız değil, ama kolay da değil.

İki, bu adamdan koca olur mu?/bu kadından karı olur mu?
Kirli sakalı var, içki ısmarlamayı biliyor, sokakta maço, müzik zevki iyi, arabası var diye evlendiğin adam sonra rusa gidiyor diye ağlamayacaksın. Rusa gitmeyen adam istiyorsan, senin yanındaki adamdan da emin değilsen, bununla evlenmeyeceksin.

Şimdi "sadakat, karakter, delikanlılık" desem, herkeste bundan altışar okka mevcut zaten. Alemin en şerefsiz, en yavşak adamına sorsan, en delikanlı kendisidir. İnanmayan sorsun. Aynı şekilde, memesi var götü var, saçı var küpesi var, yemek yapıyor diye evlendiğin kızdan "ağbi iki kelime sohbet edemiyorum, yandım abi dünyada cehennemi yaşıyorum" diye şikayet edip geceleri orda burda entel karılarla sohbete oturacaksan sen de baştan, iki çift laf edebileceğin kızla evleneceksin. Ya da entel karıyla evlendim diye sevinip aç kaldım diye üzüleceksen, baştan hesabını iyi yapacaksın. Hepsi olsun istiyorsan da, aramaktan yılmayacaksın, napalım.

Sonlara doğru üzerime yapışan bu çirkin abla tonundan kurtulmak için ne yapsam acaba. "Aşkın peşinden koş" mu desem? Yok lan hiç bozmayayım, aklınız bir karış havadayken sevimsiz kadınlarla, kifayetsiz kaypak adamlarla evlenmeyin.

1 Mart 2012 Perşembe

eksik olsun

Anasının babasının onları yetiştirirken yaptığı hataları yapmamaya and içmiş neslin de günü geldi ve onlar da ebeveyn oldular. Sıra onlarda artık, çocuklarını gerçek bir birey gibi yetiştirecek, sorumluluk almayı ve bağımsız olmayı öğretecek, spora ve sanata yönlendirecekler. Onlarla bir birey gibi konuşacak, "bu yaptığın yanlış" diyecekler. Fakat çocuk neticede onların genetik mirasını da aldığı için söyledikleri çoğu şeye embesilce tepkiler verecek maalesef.

Çocuğuna her şeyi konuşarak öğretebileceğini zanneden, ele güne karşı akıllı ve bilinçli ebeveyn gibi görünmeyi kendine bir dert edinmiş anneye bi çift lafım var,

"Çocuk başkasının önünde terbiye edilmez"

Zamanında amcam söylediğinde "eh evet tabi" diye pek önemsemediğim, ama anası arkasından mikmik konuşurken onu zerrece sallamayan çocukları gördükçe tekrar tekrar düşündüğüm pek özlü bir söz bu.

Anasının yanında şeker meker verilen çocuğun hemen "Aleyna/Ceylin/Yiğit ne diyorduk? Teşekkür ederim diyorduk dimi?" diye sıkıştırılmasına çok kereler şahit olmuşluğum var. Parmak kadar çocuktan kimse teşekkür beklemediği halde anne, nedense, çocuğuna teşekkür etmeyi öğretmiş olmaktan acayip bir gurur duyacaktır. Karşımızdaki çocuğun teşekkür ettiğini görsek sanki bir odunun dile gelmesine şaşırdığımız gibi şaşıracakmışız, bu mucizeyi gerçekleştiren anneye hayranlık duyacakmışız gibi saçma sapan bir inat. Bugüne kadar teşekkür eden çocuk görmedim, teşekkürü anlayan çocuk da görmedim. "teveveve" diye ağzında gevelerken sağa sola, yolun karşısında yürüyen köpeğe bakar çocuk. Normal. Ama teşekkürü illa ki öğreteyim diyen anne çocuğu elalemin önünde gereceğine evinde kendisi kocasına, çocuğuna, anasına teşekkür etse hem çocuk teşekkür etmeyi öğrenecek, hem de ele güne karşı gerginlik yaşanmayacak.

Buradaki mesele de, birtakım insanların her nedense teşekkür etmeyi inanılmaz derecede asil bir hareket gibi görmesidir. Çocuk teşekkür ettiği anda annesinin de elinden tutacak ve birlikte sınıf atlayacaklarmış gibi, bir sürü insani hasletten önce ve en başta teşekkür öğretmeye uğraşır. Teşekkür dediğin alt tarafı toplumsal bir kod. Kimi toplumlar çok önem verir, kimsi hiç önem vermez. Kimi ota boka kullanılmasına çok alışmıştır, kimi de ota boka kullanılmasına şaşırır. "Ödemeniz hesabımıza geçmiş, teşekkür ederiz" dediğin Alman müşterin "Phf, niye ki" der mesela, herif yapması gerekeni yapmış, bir de üstüne lütuf görmüş gibi teşekkür ediyorsun, acaba yalakalık mı ediyorsun diye kıllanabilir bile. Böyle lüzumsuz bir teferruatın gelip çocuk terbiyesinin önsözüne oturması, alamet sayılması saçmalık değil de ne?



Birey dediğin anaokulunda "hayır" diye bağırarak olunmaz, böyle olunur.



Muhabbet kuşuna öğretir gibi bin kere tekrarlaya tekrarlaya çocuğa "teşekkür ederim" demeyi öğrettin diyelim boşkafa, bu çocuk yuvada, sokakta arkadaşıyla kavga ediyor, kediye köpeğe eziyet ediyor, zevk olsun diye böcek eziyor ve ağaçların dallarını, yapraklarını koparıyor. Başkalarıyla beraber yaşamayı öğrenemediği gibi insana da, canlıya da zerre kadar saygısı yok. Şimdi al o teşekkürü götüne sok bakalım. Sümüklü çocuğunu da bulduğum yerde döverim haberin olsun.

Zaten bu tiplerin çocuklarının alamet-i farikası insan içine çıkınca ipinden boşanmış gibi sağa sola saldırıp aptal aptal bağırması, kendilerinin de çocuğun arkasından "meriç lütfen" demesidir. Kudurmuş gibi koşan çocuğa lütfenle talimat verebileceğini sanacak kadar şuursuz bir insandan çocuk yetiştirmesini bekliyoruz. Akşamları gerzek gibi dizi seyredeceğine çocuğuyla oyun oynasa, karşısına alıp iki satır konuşsa, dinlese belki sözünü de tutturabilir ama, evde göstermediği ilginin karşılığını böyle topluluk içinde yok sayılarak alacak bilmiş anne. O yüzden hiç çocuğum embesil oldu diye üzülmesin. Çünkü evde kötekle terbiye ettiği çocuk, dışarda kötek atamayacağını çoktan çözmüş durumda.

Bu yazdığıma "ehi ehe senin de çocuğun olsun da bi gör" diyecek olana da en az bi bu kadar lafım var. Evlilik için de aynısını diyorlardı, yaptık gördük. Atla deve değil, dangalak olmak ya da olmamak meselesiymiş.

bunları da bilelim

Related Posts with Thumbnails